Modern ülkelerde (modernden kastım bizden batıda olanlar) revaçta bir meslek.
Bizdeki karşılığı doğan cüceloğlu tarzında insanlar.
mayıs 2020
Nicola Tesla, "Faust"u ezbere biliyordu. 1919'da arkadaşıyla gezinirken ekteki dizeleri okudu. O an, alternatif akım motorunun çalışma ilkesi gözünde canlandı.
Elektrik mühendisliği tarihinin çok önemli keşfinin ardında "Faust" var yani.
Elektrik mühendisliği tarihinin çok önemli keşfinin ardında "Faust" var yani.
Düşürdün aşkın narına...
devlet bey şu ara spor kulüplerine takmış durumda. Beşiktaş ile ilgili açıklaması çok haklı.
Beşiktaş 11 yabancı futbolcuyla sahaya çıksın kulüpten ayrılırım.
Ayrıca dededir artık. Hemde tonton dede.
Beşiktaş 11 yabancı futbolcuyla sahaya çıksın kulüpten ayrılırım.
Ayrıca dededir artık. Hemde tonton dede.
Yazdıklarımı her seferinde sildiğime göre benim büyük bir dileğim yokmuş. En azından bir tane yok... açgözlülük mü? yoksa kararsızlık mı ...karar veremedim!!
türkiyede hiçbir başarının cezasız kalmamasından kaynaklı bir durumdur. Ayrıca geçenlerde sosyal medyayı oldukça fazla bir şekilde meşgul eden genç bir çocuğun yapmaya çalıştığı deney buna güzel mi güzel bir örnektir.
Not: Ekleyeceğim o videoyu bir bulayım da.
Not: Ekleyeceğim o videoyu bir bulayım da.
lan arkadaş ne kadar güzel bir kadındır dediğim oyuncu
Ulaştırma bakanının osman gazi köprüsü için yaptığı açıklama.
Tam olarak \"buradan birileri geçecek ama geçmeyen para ödeyecek. Evet, geçmeyen de para ödeyecek\" diyor kendisi.
Yani, sizin özelleştirme merakınız yüzünden, peşkeş ilginiz yüzünden ben ankara'da yaşayan bir vatandaş olarak mecbur ödeyeceğim bu ücreti, her türlü benden bu para çıkacak, öyle mi?
Köprü açıldığında video çekip \"laikçilerin zoruna gidiyor yauu, devletimiz çok iyi, bu köprülerin ayakları onlara gelsin\" diyen bir kamyoncu vardı. Bayramda köprüden ücretsiz geçmek çok şahaneydi değil mi sevgili çomar? Şimdi dolar hesabıyla para öde de göreyim hükümet aşkını. O direkleri ne yaparsın orası senin hayal gününe kalmış.
Ben böyle eşkıyalığı ancak (gbkz:deli dumrul) hikayesinde görmüştüm. O da hikayeydi.
dedikleri gibi, hayaldi gerçek oldu.
Tam olarak \"buradan birileri geçecek ama geçmeyen para ödeyecek. Evet, geçmeyen de para ödeyecek\" diyor kendisi.
Yani, sizin özelleştirme merakınız yüzünden, peşkeş ilginiz yüzünden ben ankara'da yaşayan bir vatandaş olarak mecbur ödeyeceğim bu ücreti, her türlü benden bu para çıkacak, öyle mi?
Köprü açıldığında video çekip \"laikçilerin zoruna gidiyor yauu, devletimiz çok iyi, bu köprülerin ayakları onlara gelsin\" diyen bir kamyoncu vardı. Bayramda köprüden ücretsiz geçmek çok şahaneydi değil mi sevgili çomar? Şimdi dolar hesabıyla para öde de göreyim hükümet aşkını. O direkleri ne yaparsın orası senin hayal gününe kalmış.
Ben böyle eşkıyalığı ancak (gbkz:deli dumrul) hikayesinde görmüştüm. O da hikayeydi.
dedikleri gibi, hayaldi gerçek oldu.
inşallah uçağın parasını getirmişlerdir kısmına yarıldım doğrusu.
üsküdar'a giderken dizisinde filiz karakterini canlandırmış oyuncu. oğuzun sevgilisidir.
çok gerekli haller dışında (doktor tavsiyesi olmadan) yapılmaması gerekendir. başka bir tedavi için kullanılırken bile ağır bir karın ağrısı yapıyor. işte hiç buralara gelmeden dengeli beslenmek şart, onu da ekleyelim.
sadece adanada olabilecek olaylardan sadece ve sadece bir tanesi. Adamlar bombaya falan bakmıyorlar senin ben ta deyip allah ne verdiyse dalıyorlar...
--- (gbkz: spoiler) ---
Adana’da Sabancı Merkez Camisi’nde bugün cuma hutbesi okunurken, belindeki kuşakta barut ve bilyelerle kendi yaptığı patlayıcı bulunan 33 yaşındaki Mahmut Kılıçarslan, ayağa kalkıp imama doğru koştu. İmamın elindeki mikrofonu alıp, Arapça konuşmaya başlayan ve akli dengesinin yerinde olmadığı sanılan Kılıçarslan’ın kuşağından kablo sarktığını görenler ’Canlı bomba’ diye bağırınca panik çıktı. Cemaatin üzerine atlayıp etkisiz hale getirdiği Mahmut Kılıçarslan’ı linçten cuma namazına gelen polisler kurtardı.
http://www.milliyet.com.tr/adana-da-canli-bomba-iddiasi--gundem-2271822/
--- (gbkz: spoiler) ---
--- (gbkz: spoiler) ---
Adana’da Sabancı Merkez Camisi’nde bugün cuma hutbesi okunurken, belindeki kuşakta barut ve bilyelerle kendi yaptığı patlayıcı bulunan 33 yaşındaki Mahmut Kılıçarslan, ayağa kalkıp imama doğru koştu. İmamın elindeki mikrofonu alıp, Arapça konuşmaya başlayan ve akli dengesinin yerinde olmadığı sanılan Kılıçarslan’ın kuşağından kablo sarktığını görenler ’Canlı bomba’ diye bağırınca panik çıktı. Cemaatin üzerine atlayıp etkisiz hale getirdiği Mahmut Kılıçarslan’ı linçten cuma namazına gelen polisler kurtardı.
http://www.milliyet.com.tr/adana-da-canli-bomba-iddiasi--gundem-2271822/
--- (gbkz: spoiler) ---
darbe olunuyor: %90
İranlı şair ve mutasavvıf. Hekim ve eczacı olmasından dolayı Attâr (aktar) olarak anılır (mış).
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Şeyh Galip ve diğer mutasavvıflar tarafından yüceltilen Attâr, çoğu günümüze kadar ulaşan pek çok eser bırakmış.
Bunlardan, 1187 yılında yazmış olduğu 4724 beyitten oluşan Mantık Al-Tayr adlı eseri farsça aslından türkçe'ye çeviren ise Abdülbaki Gölpınarlı.
*okuduğum bir kitapta ilk kez ismini gördüm... paylaşayım dedim bilenler ile ya da benim gibi ilk kez görenlerle :)
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Şeyh Galip ve diğer mutasavvıflar tarafından yüceltilen Attâr, çoğu günümüze kadar ulaşan pek çok eser bırakmış.
Bunlardan, 1187 yılında yazmış olduğu 4724 beyitten oluşan Mantık Al-Tayr adlı eseri farsça aslından türkçe'ye çeviren ise Abdülbaki Gölpınarlı.
*okuduğum bir kitapta ilk kez ismini gördüm... paylaşayım dedim bilenler ile ya da benim gibi ilk kez görenlerle :)
bir yüzü göktürkçe diğer yüzü çince yazılmıştır.
ooo, video iyiymiş.
ooo, video iyiymiş.
Şu başlıkta bir tane itiraf görmedim.
Başlığa biri yazdığında bir suç itirafı gelecek zannediyorum. baş parmağımı hala emiyorum, insanlara değer vermeyeceksin falan yazılıyor.
Başlığa biri yazdığında bir suç itirafı gelecek zannediyorum. baş parmağımı hala emiyorum, insanlara değer vermeyeceksin falan yazılıyor.
alfabe sırası.
ATATÜRK, Sarayburnu'nda dinlediği kötü bir musıki ekibinin etkisiyle söylediği: "Bu musıki bizim heyecanımızı ifade etmekten uzaktır." Sözü, yanlış anlaşılarak, Türk musıkisi radyolardan kaldırılmıştır.
Bu konuda sayın Vasfi Rıza Zobu şunları anlatmıştır:
"Asırlardan beri, nesilden nesile gelip, İstanbul'da en üstün şeklini alan Türk musıkisini kökünden inkâr yarışına gidilmiş, bu gürültünün patladığı gündenberi ATATÜRK, sofralarından Türk musıkisi kaldırılmıştı. Ne kendi söylüyor, ne de başkasına okuması için teklifte bulunuyordu. Aradan ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, bir gün zamanın İstanbul valisi Muhittin Üstündağ'dan bir haber geldi: "Bu akşamki trenle Ankara'ya hareket etsin, köşkden çağrılıyor, diye. Ertesi sabah Ankara'da idim. İndiğim otelden geldiğimi köşke bildirdim. Akşama doğruydu, bir delikanlı otele gelip: "Buyurun sizi çiftlik köşküne götürmek için emir aldım" dedi.
Köşke geldiğimiz zaman, kendilerini (ATATÜRK'ü) ayakta, etrafında devlet erkânında bazıları ve birkaç generalle ehemmiyetli bir bahis üzerinde konuşur buldum. Elini öpüp: (sefa geldin) iltifatlarını aldım.
Akşam oldu, yemek zamanı geldi. Sofra başında saatler bir hayli ilerliyordu. Kendileri hiç neşeli görünmüyordu. Ekseriye bu sofrada bulunmamız, rahmetli Hâzım ile olurdu. O olsa da, olmasa da ATATÜRK ikimizle de şakalaşmayı severdi. Fakat bu gece böyle bir şey yapmaya hiç niyetli görünmüyordu.
Gece yarısını bir hayli geçtik. Beklenmedik bir anda, onun sesinden ismimi işitdim, toparlandım "Buyurun efendim", dedim.
- Hatırlarsanız, bir piyesin başlangıcında, daha perde açılmadan, bir şarkı söylerdiniz, neydi o piyesin adı?
- Hatırladım efendim, Molyer'den küçük Kemal'in adapte ettiği Mürâi komedisi.
- Güzel bir eserdi o.
- Evet efendim, muvaffak bir adaptasyondu.
- Hayır piyes için söylemiyorum. Vâka o da güzeldi ama, ben o bestenin güzelliğini söylemek istiyorum.
Ne yalan söyleyeyim, ürktüm. İlk defa bir suale cevap vermekte mütereddit kaldım. Türk musıkisinin aleyhinde olmasıyla zihnim o kadar dolmuştu ki, güzelliğini tasdik ederek:
"Evet" desem, ya ağzımı arıyorsa? Hayır desem, güzelliğini inkâr etsem, o zaman da dalkavukçu bir yalan olduğunu anlamamasına imkân yok.
- Hatırlayamadınız mı?
- Hatırladım efendim, Dellâlzâde İsmail Efendi'nin ısfahan... cümleyi tamamlayamadım.
- Hayır, bestesini soruyorum, hatırınızda değil mi, okuyamaz mısınız?
- Hatırında, okurum efendim.
Yalnız bana değil, şaşkınlık sofrada bulunanların hepsine birden gelmişti. Yaradana sığınıp, yerimde şöyle bir derlenip toparlandım, olanca aktörlüğümü takınıp, edâsıyla, ahengiyle: "Aaah o güzel gözlerine hayran olayım" mısrası ile başlayan yörük semaiyi okumaya koyuldum ve kan-ter içinde bitirdim.
ATATÜRK'te hiçbir hareket görülmediğinden, herkes sanki suç işlemiş gibi önüne bakıyor, ne diyeceğini bekliyordu.
Bir müddet sonra:
- Ne yazık ki, benim sözlerimi yanlış anladılar, şu okunan ne güzel bir eser, ben zevkle dinledim, sizler de öyle. Ama bir Avrupalıya bu eseri, böyle okuyup da bir zevk vermeğe imkân var mı? Ben demek istedim ki bizim seve seve dinlediğimiz Türk bestelerini, onlara da dinletmek çaresi bulunsun, onların tekniği, onların ilmi ile, onların sazları, onların orkestraları ile, çâresi her ne ise. Biz de Türk musıkisini milletlerarası bir sanat haline getirelim Türk'ün nağmelerini kaldırıp atalım, sadece garp milletlerinin hazırdan musıkisini alıp kendimize maledelim, yalnız onları dinleyelim demedim, yanlış anladılar sözümü, ortalığı öyle bir velveleye verdiler ki, ben de bir daha lâfını edemez oldum.
Türk musıkinin yasaklandığı ve radyolardan kaldırıldığı sırada, bir gece, Dolmabahçe Sarayı'nda, Yunus Nadi bey, ATATÜRK'e ricada bulunur.
- Paşam, alaturka şarkılardan, Türkülerden bizi mahrum etmesinler, zevkimize, duygularımıza müdâhale edildiğinden inciniyoruz, demiş.
ATATÜRK, şöyle cevap vermiştir:
- Ben de hoşlanıyorum, fakat inkılap yapan bir nesil, mahrumiyet ve fedâkârlıklara katlanmak mecburiyetindedir. Ancak milli kültürümüze kıymet verilmelidir.
ATATÜRK'ün bu sözü de, Türk musıkisinin topyekün yasaklanması, radyolardan kaldırılması demek olmadığını açıkça göstermektedir.
Daha önce de belirttiğim gibi ATATÜRK batıya yönelik, milli ve ileri bir Türk musıkisi özlemini çekiyordu. O gece çiftlik köşkünde sayın Vasfi Rıza Zobu'ya okutarak gidermesi bunu açıkça göstermektedir.
Bir gün şöyle söyler:
- Nedir bu radyonun hâli? Hep ağlayan, inleyen şarkılar. Kaldırın şunları, bu milletin neşe ve sevinç hakkıdır.
ATATÜRK bunda, yerden göğe kadar haklıydı. Sabah sabah bir şarkıda tam onsekiz kere ah ve of çekilirse, bunu dinleyen kimse, yeni bir güne ve işine taze bir güç ve canlılıkla gidebilir mi?
Bir akşam da ATATÜRK cumhurbaşkanlığı saz heyetinden, sevdiği türkülerden "Manastırın ortasında var bir havuz" türküsünü istiyor.
Çocukluk ve gençlik arkadaşı Nuri Conker:
- İmam verir talkını, kendi yutar salkımı. Sen radyodan alaturkayı kaldırdın, kendin de çaldırma bakalım, diyor.
ATATÜRK'ün verdiği cevap şudur:
- Şimdi biz burada rakı içiyoruz diye, devletin her köyde meyhane açması câiz mi? biz fena yetiştirilme ve ihmaller neticesi buna alışmışız, kendimizi kurtarmayabiliriz, fakat gelecek nesillere, kendi fena itiyadlarımızı (alışkanlıklarımızı) aşılamaya hakkımız yok. Nasıl, farzıma hal halk alışmıştır diye esrar tekkeleri açamazsak, devlet radyolarında da ağlayan inleyen nağmeler yayamayız.
devamını okumak için tıklayınız...
Bu konuda sayın Vasfi Rıza Zobu şunları anlatmıştır:
"Asırlardan beri, nesilden nesile gelip, İstanbul'da en üstün şeklini alan Türk musıkisini kökünden inkâr yarışına gidilmiş, bu gürültünün patladığı gündenberi ATATÜRK, sofralarından Türk musıkisi kaldırılmıştı. Ne kendi söylüyor, ne de başkasına okuması için teklifte bulunuyordu. Aradan ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, bir gün zamanın İstanbul valisi Muhittin Üstündağ'dan bir haber geldi: "Bu akşamki trenle Ankara'ya hareket etsin, köşkden çağrılıyor, diye. Ertesi sabah Ankara'da idim. İndiğim otelden geldiğimi köşke bildirdim. Akşama doğruydu, bir delikanlı otele gelip: "Buyurun sizi çiftlik köşküne götürmek için emir aldım" dedi.
Köşke geldiğimiz zaman, kendilerini (ATATÜRK'ü) ayakta, etrafında devlet erkânında bazıları ve birkaç generalle ehemmiyetli bir bahis üzerinde konuşur buldum. Elini öpüp: (sefa geldin) iltifatlarını aldım.
Akşam oldu, yemek zamanı geldi. Sofra başında saatler bir hayli ilerliyordu. Kendileri hiç neşeli görünmüyordu. Ekseriye bu sofrada bulunmamız, rahmetli Hâzım ile olurdu. O olsa da, olmasa da ATATÜRK ikimizle de şakalaşmayı severdi. Fakat bu gece böyle bir şey yapmaya hiç niyetli görünmüyordu.
Gece yarısını bir hayli geçtik. Beklenmedik bir anda, onun sesinden ismimi işitdim, toparlandım "Buyurun efendim", dedim.
- Hatırlarsanız, bir piyesin başlangıcında, daha perde açılmadan, bir şarkı söylerdiniz, neydi o piyesin adı?
- Hatırladım efendim, Molyer'den küçük Kemal'in adapte ettiği Mürâi komedisi.
- Güzel bir eserdi o.
- Evet efendim, muvaffak bir adaptasyondu.
- Hayır piyes için söylemiyorum. Vâka o da güzeldi ama, ben o bestenin güzelliğini söylemek istiyorum.
Ne yalan söyleyeyim, ürktüm. İlk defa bir suale cevap vermekte mütereddit kaldım. Türk musıkisinin aleyhinde olmasıyla zihnim o kadar dolmuştu ki, güzelliğini tasdik ederek:
"Evet" desem, ya ağzımı arıyorsa? Hayır desem, güzelliğini inkâr etsem, o zaman da dalkavukçu bir yalan olduğunu anlamamasına imkân yok.
- Hatırlayamadınız mı?
- Hatırladım efendim, Dellâlzâde İsmail Efendi'nin ısfahan... cümleyi tamamlayamadım.
- Hayır, bestesini soruyorum, hatırınızda değil mi, okuyamaz mısınız?
- Hatırında, okurum efendim.
Yalnız bana değil, şaşkınlık sofrada bulunanların hepsine birden gelmişti. Yaradana sığınıp, yerimde şöyle bir derlenip toparlandım, olanca aktörlüğümü takınıp, edâsıyla, ahengiyle: "Aaah o güzel gözlerine hayran olayım" mısrası ile başlayan yörük semaiyi okumaya koyuldum ve kan-ter içinde bitirdim.
ATATÜRK'te hiçbir hareket görülmediğinden, herkes sanki suç işlemiş gibi önüne bakıyor, ne diyeceğini bekliyordu.
Bir müddet sonra:
- Ne yazık ki, benim sözlerimi yanlış anladılar, şu okunan ne güzel bir eser, ben zevkle dinledim, sizler de öyle. Ama bir Avrupalıya bu eseri, böyle okuyup da bir zevk vermeğe imkân var mı? Ben demek istedim ki bizim seve seve dinlediğimiz Türk bestelerini, onlara da dinletmek çaresi bulunsun, onların tekniği, onların ilmi ile, onların sazları, onların orkestraları ile, çâresi her ne ise. Biz de Türk musıkisini milletlerarası bir sanat haline getirelim Türk'ün nağmelerini kaldırıp atalım, sadece garp milletlerinin hazırdan musıkisini alıp kendimize maledelim, yalnız onları dinleyelim demedim, yanlış anladılar sözümü, ortalığı öyle bir velveleye verdiler ki, ben de bir daha lâfını edemez oldum.
Türk musıkinin yasaklandığı ve radyolardan kaldırıldığı sırada, bir gece, Dolmabahçe Sarayı'nda, Yunus Nadi bey, ATATÜRK'e ricada bulunur.
- Paşam, alaturka şarkılardan, Türkülerden bizi mahrum etmesinler, zevkimize, duygularımıza müdâhale edildiğinden inciniyoruz, demiş.
ATATÜRK, şöyle cevap vermiştir:
- Ben de hoşlanıyorum, fakat inkılap yapan bir nesil, mahrumiyet ve fedâkârlıklara katlanmak mecburiyetindedir. Ancak milli kültürümüze kıymet verilmelidir.
ATATÜRK'ün bu sözü de, Türk musıkisinin topyekün yasaklanması, radyolardan kaldırılması demek olmadığını açıkça göstermektedir.
Daha önce de belirttiğim gibi ATATÜRK batıya yönelik, milli ve ileri bir Türk musıkisi özlemini çekiyordu. O gece çiftlik köşkünde sayın Vasfi Rıza Zobu'ya okutarak gidermesi bunu açıkça göstermektedir.
Bir gün şöyle söyler:
- Nedir bu radyonun hâli? Hep ağlayan, inleyen şarkılar. Kaldırın şunları, bu milletin neşe ve sevinç hakkıdır.
ATATÜRK bunda, yerden göğe kadar haklıydı. Sabah sabah bir şarkıda tam onsekiz kere ah ve of çekilirse, bunu dinleyen kimse, yeni bir güne ve işine taze bir güç ve canlılıkla gidebilir mi?
Bir akşam da ATATÜRK cumhurbaşkanlığı saz heyetinden, sevdiği türkülerden "Manastırın ortasında var bir havuz" türküsünü istiyor.
Çocukluk ve gençlik arkadaşı Nuri Conker:
- İmam verir talkını, kendi yutar salkımı. Sen radyodan alaturkayı kaldırdın, kendin de çaldırma bakalım, diyor.
ATATÜRK'ün verdiği cevap şudur:
- Şimdi biz burada rakı içiyoruz diye, devletin her köyde meyhane açması câiz mi? biz fena yetiştirilme ve ihmaller neticesi buna alışmışız, kendimizi kurtarmayabiliriz, fakat gelecek nesillere, kendi fena itiyadlarımızı (alışkanlıklarımızı) aşılamaya hakkımız yok. Nasıl, farzıma hal halk alışmıştır diye esrar tekkeleri açamazsak, devlet radyolarında da ağlayan inleyen nağmeler yayamayız.
devamını okumak için tıklayınız...
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?
