Kadıköy, Türkiye mekanında Bağdat Caddesi bilmem ne gibi mesajları gördükçe küfür etmesem de bu millet manyak mı diyorum.türkiye mekanı diye bir ifade mi var günlük konuşma dilinde bizde. türkler yapınca eğreti duran başlığına da yazayım bunu dur çok kızdım yine.
mıhdar....pis mıhdar...
(bkz: büklüm büklüm)
Ben değilim. Eksi verme hakkımı sonuna kadar kullanırım. Ha bu arada, Nasıl mı eksi veriyorum?
http://i.hizliresim.com/jn1aan.jpg
Şuan olduğum kişi olmamı sağlamıştır. Güzeldir gerçekten.
Sultan Abdülaziz dönemine tarihlenmektedir. Bu nişan, devlet hizmetinde başarı göstermiş kişilere iftihar ve imtiyaz olmak üzere çıkartılmıştır. 1. Derece Osmani Nişanı'na sahip olmanın en önemli şartı, Mecidiye Nişanı'nın 1. Derecesine sahip olmaktır. Padişahın huzurunda verilen bu nişana sahip kişi, Padişahın himayesi altında kabul edilmekteydi.
Birinci derecesinde murassa bulunmakla beraber nişanda “El Müsterit Bitevvikat El Rabbaniye Abdülaziz Han, Melik İl Devletül Osmaniye” yazısı mevcuttur. Nişan-ı Osmani' nin 11 derecesine sahip olmanın koşulu Mecidi Nişanı'nın 1. Derecesine sahip olmaktır.
Osmani Nişanları 4 rütbeden oluşmaktadır. Nişan “Berat” olarak isimlendirilen bir belge ile beraber verilmektedir. Bu belgede dönemin padişahının tuğrası, nişanı alanın adı, görevi, rütbesi ve nişanın verilme sebebi açıklanmaktadır. 1. Derece Mecidi Nişanı, 1851 senesinde Sultan Abdülmecid tarafından verilmeye başlanmıştır. Nişana layık olan şahısa hayat boyu aittir. Sahibinin ölümünden sonra devlet hazinesine iade edilmektedir.
![]()
Birinci derecesinde murassa bulunmakla beraber nişanda “El Müsterit Bitevvikat El Rabbaniye Abdülaziz Han, Melik İl Devletül Osmaniye” yazısı mevcuttur. Nişan-ı Osmani' nin 11 derecesine sahip olmanın koşulu Mecidi Nişanı'nın 1. Derecesine sahip olmaktır.
Osmani Nişanları 4 rütbeden oluşmaktadır. Nişan “Berat” olarak isimlendirilen bir belge ile beraber verilmektedir. Bu belgede dönemin padişahının tuğrası, nişanı alanın adı, görevi, rütbesi ve nişanın verilme sebebi açıklanmaktadır. 1. Derece Mecidi Nişanı, 1851 senesinde Sultan Abdülmecid tarafından verilmeye başlanmıştır. Nişana layık olan şahısa hayat boyu aittir. Sahibinin ölümünden sonra devlet hazinesine iade edilmektedir.

mutfaka bişeler yaptıysanız ve elleriniz kirlendiyse ve bi yerler açık kaldıysa bunu (gbkz:volkan demirel)'in topu tuttuğu gibi kalçayı vurup kapatıyoruz. Hatta kapı bile kapatırız hemi de çelik.
çocuklar oyun oynamak için, eğitim almak için, geleceği düzgünce oluşturmak için var.
evlendirmek için değil.
evlendirmek için değil.
ingiltere'nin yazılı bir anayasasının olmaması, enteresan bir bilgidir ve yer yer dile getirilir.
tabii, bu başlık altında dile getirilmesinin nedeni, 'helal olsun adamlardaki toplumsal düzene' kastıyla mı yoksa 'bakın gördünüz mü, madem ingiltere'nin yazılı anayasası yok, bizde de olmayıversin. 80 milyon insan, kaderini uzunumuzun iki dudağının arasına bırakıversin.' kastıyla mı emin değilim. yani aslında eminim de, niyet okuması yapmış gibi görünmeyelim. şimdilik derdim bu da değil zaten. amacım, bunun nasıl olabildiğiyle ilgili birkaç söz etmek.
malumunuz, ingiltere monarşiyle yönetilir ama ingiltere'deki monarşi büyük oranda simgeseldir. yani kral ve kraliçe (günümüz itibarıyla kraliçe), devlet yönetimine karışmaz. sadece şeklen bazı yasaların onayı ve parlamentoyla ilgili bazı rutin işlemler dışında bir şeye karışmazlar.
peki, pratikte parlamenter demokrasiyle yönetilen bir ülkede yazılı anayasa nasıl olmaz?
cevap basit aslında: yazılı olmayan kuralların sağlamlığı sayesinde.
ingiltere'de yasaların uygulaması yargıçlar eliyle yürütülür. yargıçların verdikleri kararlar da yer yer gelenek ve göreneklere, yer yer kanunlara, yer yer vicdana dayalıdır.
hani çok anlatılan bir hikaye vardır. ingiltere'de gece yarısı parkta dolaşan bir kızı adamın biri korkutur. kız kaçar, adamı da yakalayıp mahkemeye çıkarırlar. yargıç, adama 7 yıl 7 günlük bir ceza verir. bu cezanın, birini korkutmaya karşılık çok olduğunu söylediklerinde, hakim şöyle cevap verir: ''verdiğim cezanın 7 günü kızı korkuttuğu içindi. 7 yıllık kısmı ise, parkta gece yarısı gezmek isteyen kadınların özgürlüğüne yapılan saldırının karşılığıdır.''
hikayeden de anlaşılacağı üzere, ingiliz yargıçlarının, diğer pek çok ülkedekinin aksine inanılmaz bir yetki alanları vardır. uygulamaların bir çoğu karşılıklı güven üzerine kuruludur. konuyla ilgili başka bir hikaye daha anlatayım:
bilenler vardır. ingiliz yargıçlarının belli bir maaşı yoktur. yargıçların çek defterleri vardır ve ihtiyaçları olduğunda, o çekin üzerine istedikleri miktarı yazarak bankadan tahsil ederler. yazdıkları miktar sorgulanmaz. devlet, kendi yargıcının bu güveni kötüye kullanmayacağına inanır.
işte efendim, ingiliz yargıçlarından biri çekin üzerine 1 milyon pound yazar ve bankaya giderek tahsil etmeye çalışır. bankadakiler panikler. bu kadar para olmadığını söylerler. hemen adalet bakanlığını arayıp durumu bildirirler. bakanlık ödemeyi yapmalarını söyler. banka ertesi günü, bu ödemeyi yapar. parayı alan hakim, bir iki gün sonra gelir ve parayı geri vermek istediğini söyler. sebebini sorduklarında, yargıç devletin bu parayı gerçekten verip vermeyeceğini merak ettiği için yaptığını söyler. bakanlık bunu öğrenir öğrenmez, 'biz devlet olarak yargıcımıza güveniriz ve yargıçlarımızın da devletine güvendiğini kabul ederiz. bunu sorgulayan bir yargıçla çalışmayız.' diyerek adamı işten çıkarırlar.
bu örnekten de anlaşılacağı üzere, ingiltere'de sistem büyük oranda karşılıklı güven üzerine kuruludur. bakın şimdi yazarken aklıma geldi. zamanın birinde, ingiltere'de doğup büyümüş biriyle, bir tatil beldesine gitmiştik. yolda jandarmalar çevirip kimlik kontrolü yapmışlardı. eleman cebinden a4 kağıdı boyutunda, katlı bir kağıt çıkarmıştı. jandarmalar kağıda bakıp ne olduğunu sorduklarında 'nüfus kağıdı' olduğunu söylemişti. adamlar bunun ingiliz vatandaşı olduğunu anlayınca bizi salmışlardı. elemanın nüfus kağıdına baktığımda üzerinde fotoğraf olmadığını farketmiştim (şimdi nasıldır bilmem. bu olay yıllar önceydi. muhtemelen son yıllardaki terör olayları, göç vs. nedeniyle fotoğraf kullanılmaya başlanmıştır.). elemana, 'e bu nasıl iş? senin nüfus kağıdını başkası da kullanır böyle.' demiştim. o da, 'evet, kullanabilir.' demişti. sebep olarak da, 'ingiltere'de devlet vatandaşına güvenir. normal şartlarda beyanı esas alır. ne zaman ki, bir yalanını yakalar, işte o zaman hayatı zindan eder.' diye açıklamıştı.
hah haa. bu hikayeyi anlatırken, hollanda'daki başka bir hikaye aklıma geldi:
bizim gurbetçilerden biri hollanda'ya yerleşecektir. kayıt kuyut işleri için belediyeye gider. belediyede kendisine çeşitli sorular sorarlar. bu da sırayla cevaplar. buna, 'balkonunuzda saksı var mı?' diye sorarlar. bu da niye sorduklarını sorar. adamlar, 'balkonundaki saksıda çiçek yetiştirenlerin su parası %50 indirimli hesaplanıyor.' derler. bizimki, 'peki saksı yoksa bile saksı var dersem ne olacak?' der. adamların gözleri faltaşı gibi açılır. biraz düşünürler. 'valla bilmiyoruz. hiç böyle bir durumu düşünmemiştik. niye öyle diyesiniz ki?' derler :)
tekrar ingiltere'ye dönecek olursak. örneklerden de anlaşılacağı üzere, oturmuş bir toplumsal düzende, yazılı anayasa aslında bir ayrıntıdan ibarettir. misal, ingiltere'de seçim kararını başbakan verir.
aklınıza geleni biliyorum. çünkü benim de aklıma gelen şey aynı. 'iyi de ya başbakan 20 yıl seçim kararı almazsa...' diye düşündük hepimiz. niye? çünkü biz ingiliz değiliz. ama emin olun, bu uygulama bizim ülkemizde olsaydı aklımıza gelen şey kesinlikle başımıza gelirdi. çünkü burası türkiye...
yazılı anayasası paçavraya çevrilmiş, anayasayı bizzat koruyup kollamakla yükümlü ve bunun üzerine namus ve şeref sözü vermiş kişiler tarafından hallaç pamuğu gibi atılmış, çuvalladığı her konuda 'onlar bizi kandırmış, bunlar bizi kandırmış, şunlar bizi kandırmış' denilerek işin içinden çıkılabilen bir ülkede, bir de yazılı anayasa olmasaydı neler olurdu, onu da engin görüşlerinize bırakıyorum.
tabii, bu başlık altında dile getirilmesinin nedeni, 'helal olsun adamlardaki toplumsal düzene' kastıyla mı yoksa 'bakın gördünüz mü, madem ingiltere'nin yazılı anayasası yok, bizde de olmayıversin. 80 milyon insan, kaderini uzunumuzun iki dudağının arasına bırakıversin.' kastıyla mı emin değilim. yani aslında eminim de, niyet okuması yapmış gibi görünmeyelim. şimdilik derdim bu da değil zaten. amacım, bunun nasıl olabildiğiyle ilgili birkaç söz etmek.
malumunuz, ingiltere monarşiyle yönetilir ama ingiltere'deki monarşi büyük oranda simgeseldir. yani kral ve kraliçe (günümüz itibarıyla kraliçe), devlet yönetimine karışmaz. sadece şeklen bazı yasaların onayı ve parlamentoyla ilgili bazı rutin işlemler dışında bir şeye karışmazlar.
peki, pratikte parlamenter demokrasiyle yönetilen bir ülkede yazılı anayasa nasıl olmaz?
cevap basit aslında: yazılı olmayan kuralların sağlamlığı sayesinde.
ingiltere'de yasaların uygulaması yargıçlar eliyle yürütülür. yargıçların verdikleri kararlar da yer yer gelenek ve göreneklere, yer yer kanunlara, yer yer vicdana dayalıdır.
hani çok anlatılan bir hikaye vardır. ingiltere'de gece yarısı parkta dolaşan bir kızı adamın biri korkutur. kız kaçar, adamı da yakalayıp mahkemeye çıkarırlar. yargıç, adama 7 yıl 7 günlük bir ceza verir. bu cezanın, birini korkutmaya karşılık çok olduğunu söylediklerinde, hakim şöyle cevap verir: ''verdiğim cezanın 7 günü kızı korkuttuğu içindi. 7 yıllık kısmı ise, parkta gece yarısı gezmek isteyen kadınların özgürlüğüne yapılan saldırının karşılığıdır.''
hikayeden de anlaşılacağı üzere, ingiliz yargıçlarının, diğer pek çok ülkedekinin aksine inanılmaz bir yetki alanları vardır. uygulamaların bir çoğu karşılıklı güven üzerine kuruludur. konuyla ilgili başka bir hikaye daha anlatayım:
bilenler vardır. ingiliz yargıçlarının belli bir maaşı yoktur. yargıçların çek defterleri vardır ve ihtiyaçları olduğunda, o çekin üzerine istedikleri miktarı yazarak bankadan tahsil ederler. yazdıkları miktar sorgulanmaz. devlet, kendi yargıcının bu güveni kötüye kullanmayacağına inanır.
işte efendim, ingiliz yargıçlarından biri çekin üzerine 1 milyon pound yazar ve bankaya giderek tahsil etmeye çalışır. bankadakiler panikler. bu kadar para olmadığını söylerler. hemen adalet bakanlığını arayıp durumu bildirirler. bakanlık ödemeyi yapmalarını söyler. banka ertesi günü, bu ödemeyi yapar. parayı alan hakim, bir iki gün sonra gelir ve parayı geri vermek istediğini söyler. sebebini sorduklarında, yargıç devletin bu parayı gerçekten verip vermeyeceğini merak ettiği için yaptığını söyler. bakanlık bunu öğrenir öğrenmez, 'biz devlet olarak yargıcımıza güveniriz ve yargıçlarımızın da devletine güvendiğini kabul ederiz. bunu sorgulayan bir yargıçla çalışmayız.' diyerek adamı işten çıkarırlar.
bu örnekten de anlaşılacağı üzere, ingiltere'de sistem büyük oranda karşılıklı güven üzerine kuruludur. bakın şimdi yazarken aklıma geldi. zamanın birinde, ingiltere'de doğup büyümüş biriyle, bir tatil beldesine gitmiştik. yolda jandarmalar çevirip kimlik kontrolü yapmışlardı. eleman cebinden a4 kağıdı boyutunda, katlı bir kağıt çıkarmıştı. jandarmalar kağıda bakıp ne olduğunu sorduklarında 'nüfus kağıdı' olduğunu söylemişti. adamlar bunun ingiliz vatandaşı olduğunu anlayınca bizi salmışlardı. elemanın nüfus kağıdına baktığımda üzerinde fotoğraf olmadığını farketmiştim (şimdi nasıldır bilmem. bu olay yıllar önceydi. muhtemelen son yıllardaki terör olayları, göç vs. nedeniyle fotoğraf kullanılmaya başlanmıştır.). elemana, 'e bu nasıl iş? senin nüfus kağıdını başkası da kullanır böyle.' demiştim. o da, 'evet, kullanabilir.' demişti. sebep olarak da, 'ingiltere'de devlet vatandaşına güvenir. normal şartlarda beyanı esas alır. ne zaman ki, bir yalanını yakalar, işte o zaman hayatı zindan eder.' diye açıklamıştı.
hah haa. bu hikayeyi anlatırken, hollanda'daki başka bir hikaye aklıma geldi:
bizim gurbetçilerden biri hollanda'ya yerleşecektir. kayıt kuyut işleri için belediyeye gider. belediyede kendisine çeşitli sorular sorarlar. bu da sırayla cevaplar. buna, 'balkonunuzda saksı var mı?' diye sorarlar. bu da niye sorduklarını sorar. adamlar, 'balkonundaki saksıda çiçek yetiştirenlerin su parası %50 indirimli hesaplanıyor.' derler. bizimki, 'peki saksı yoksa bile saksı var dersem ne olacak?' der. adamların gözleri faltaşı gibi açılır. biraz düşünürler. 'valla bilmiyoruz. hiç böyle bir durumu düşünmemiştik. niye öyle diyesiniz ki?' derler :)
tekrar ingiltere'ye dönecek olursak. örneklerden de anlaşılacağı üzere, oturmuş bir toplumsal düzende, yazılı anayasa aslında bir ayrıntıdan ibarettir. misal, ingiltere'de seçim kararını başbakan verir.
aklınıza geleni biliyorum. çünkü benim de aklıma gelen şey aynı. 'iyi de ya başbakan 20 yıl seçim kararı almazsa...' diye düşündük hepimiz. niye? çünkü biz ingiliz değiliz. ama emin olun, bu uygulama bizim ülkemizde olsaydı aklımıza gelen şey kesinlikle başımıza gelirdi. çünkü burası türkiye...
yazılı anayasası paçavraya çevrilmiş, anayasayı bizzat koruyup kollamakla yükümlü ve bunun üzerine namus ve şeref sözü vermiş kişiler tarafından hallaç pamuğu gibi atılmış, çuvalladığı her konuda 'onlar bizi kandırmış, bunlar bizi kandırmış, şunlar bizi kandırmış' denilerek işin içinden çıkılabilen bir ülkede, bir de yazılı anayasa olmasaydı neler olurdu, onu da engin görüşlerinize bırakıyorum.
Ortaokul ve liselerde seçme öğrencilerin okuduğu okullar oluşturmak Türkiye'ye pahalıya patladı. Eleye eleye seçtiğimiz çocuklara ne oldu? Bir çoğu steril aşırı temiz laboratuar ortamı gibi okullarda mikroplara karşı dayanıksız yetiştiklerinden, ya FETÖ'ye ya aşırı sol gruplara kapıldı gitti. Bütün okullarda her seviyeden öğrenci bir arada okusaydı, hem o öğrenciler için hem de Türkiye için çok daha yararlı olurdu.
Öğrenciler bir liseyi puanına göre değil, uyguladığı programa ve yönlendirdiği mesleğe göre tercih etmeli... Yani liseler çeşitlenmeli ama girişleri sınavsız olmalı. Tabii ki, her giren her lisenin aynı programı uygulamadığını ve bu yüzden bazı okulların kendisine ağır geleceğini ve okuyamayacağını da bilmeli. Ama sınıfta kalmayı göze alıyorsa, bir dönem sonra okul değiştirmeye razıysa da istediği okula girmeli. Yani eğitimin bir sınav değil, süreç işi olduğunu anlamalıyız artık. Sadece sınavla ölçülen başarıların elimizde patladığını görmeliyiz. Başarının sadece sınavla ölçüldüğü bu sistemde, dersleri çok iyi ama vicdanı olmayan tipler çoğalıyor... komşusuna selam veremeyen... morali bozulursa dersleri de bozulur diye öz dedesinin cenazesine götürülmeyen gençler...
Cumhurbaşkanımız iyi niyetle TEOG sınavının kaldırılması yönünde bir adım atmak istiyor. Konuşmasından amacının çocuklar üzerindeki sınav baskısını azaltmak, ailelerin sınav için para harcamasının önüne geçmek, olduğu görülüyor. Fakat, yerine önerdiği "sınavları liseler kendileri yapsın" önerisi, çocuklar üzerindeki sınav baskısını daha arttıracak, para konusunda aileleri daha da zora sokacak ve istismarlara da yol açacaktır. Eğitim işinin içinde olmayanların kolay anlayamayacağı teknik bir konu... Attığınız bir adım tam tersi sonuçlara yol açabilir. Halbuki şu andaki TEOG, Cumhurbaşkanının istediği sonuçlar açısından, kendi önerdiğine göre daha uygun bir model. MEB'de bunu kendisine izah edecek kim vardır bilemiyorum.
TEOG, 8.sınıflarda ve çocukların sadece o dönemdeki derslerinden, tıpkı bir okul yazılısı gibi yapılan bir sınav... Aslında dışarıdan ders almaya gerek bırakmayan, panik atak veliler ve öğretmenler bir tarafa bırakılırsa (onlar her zaman olacaktır) aileleri rahatlatan bir sınav... TEOG'da çocuklar kendi sınıflarında kendi arkadaşlarıyla sınava giriyor. Sadece gözetmen öğretmenleri tanımadıkları başka okullardan geliyor. Asla müfredat dışı soru sorulamıyor. Sorulursa itirazla iptal ediliyor. TEOG sonucu aynı zamanda bir yazılı notu yerine geçiyor. Sonra, çocuklar okulda aldıkları diğer notların da katkı sağladığı bir puanlamayla girecekleri liselere yerleşiyorlar... Esasen, öğrenciyi okula yönlendiren, dışarıda dershane ve kurs aramak yerine okula odaklanmasını sağlayan bir sınav sistemi. Sonuçta çoktan seçmeli bir sınav. Elbette ki, sakıncaları var. . Ancak, şu ana kadar uygulanan sınavlar arasında bence okulu en çok destekleyen sistem TEOG sistemi olmuştur. Keşke yazılı, izahlı, kişinin çok çeşitli yönlerini ölçen sınavlar yapılabilse...
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son açıklamaları:
"Dün sayın başbakan ile bu konuyu etraflıca görüştük. Uygulamaya girmesi konusunda herhangi bir mani yok. Çok basit bir konu. Sayın başbakanımız ve bakan arkadaşlarımızla birlikte hemen bu adımın atılması mümkün. Ve bu konuda sayın başbakan ile dün mutabakatımız oluştu. Temenni ediyorum ki hemen süratle bunu ülke gündeminden çıkarmak, düşürmek. Bütün aileleri, yavrularımızı rahatlatacaktır. Bu konuyu gündemimizden çıkarırken çocuklarımızın okul derslerine yönlenmesinin önünü açmamız ve yarışı okullarında yapmasını sağlamamız çok daha isabetli olacaktır. Bütün mesele, orta kısımları bitirdikten sonra liseye geçerken tercihlerinde ne yapacakları konusu, okullarda atılacak adımlardır.
Gidecekleri liselere yönelik, gidecekleri liselerde yapılacak hazırlıklarla atılacak adımlardır. Ve bu liseler, özellikle milli eğitimin kontrolü altında yapılacak imtihanlarla, bir fen lisesine mi gidecek, düz liseden Anadolu lisesine mi gidecek, bu liseler kendi imtihanları kendi yapar. Ve bu sorular MEB tarafından hazırlanır. Ama o sınavlar yapılırken MEB'in kontrolü altında yapılır.
Çocuklarımız TEOG denen, ciddi manada sıkıştıran ve paraların akıtıldığı bu süreçten inşallah çocuklarımızı kurtarırız diyorum."
Öğrenciler bir liseyi puanına göre değil, uyguladığı programa ve yönlendirdiği mesleğe göre tercih etmeli... Yani liseler çeşitlenmeli ama girişleri sınavsız olmalı. Tabii ki, her giren her lisenin aynı programı uygulamadığını ve bu yüzden bazı okulların kendisine ağır geleceğini ve okuyamayacağını da bilmeli. Ama sınıfta kalmayı göze alıyorsa, bir dönem sonra okul değiştirmeye razıysa da istediği okula girmeli. Yani eğitimin bir sınav değil, süreç işi olduğunu anlamalıyız artık. Sadece sınavla ölçülen başarıların elimizde patladığını görmeliyiz. Başarının sadece sınavla ölçüldüğü bu sistemde, dersleri çok iyi ama vicdanı olmayan tipler çoğalıyor... komşusuna selam veremeyen... morali bozulursa dersleri de bozulur diye öz dedesinin cenazesine götürülmeyen gençler...
Cumhurbaşkanımız iyi niyetle TEOG sınavının kaldırılması yönünde bir adım atmak istiyor. Konuşmasından amacının çocuklar üzerindeki sınav baskısını azaltmak, ailelerin sınav için para harcamasının önüne geçmek, olduğu görülüyor. Fakat, yerine önerdiği "sınavları liseler kendileri yapsın" önerisi, çocuklar üzerindeki sınav baskısını daha arttıracak, para konusunda aileleri daha da zora sokacak ve istismarlara da yol açacaktır. Eğitim işinin içinde olmayanların kolay anlayamayacağı teknik bir konu... Attığınız bir adım tam tersi sonuçlara yol açabilir. Halbuki şu andaki TEOG, Cumhurbaşkanının istediği sonuçlar açısından, kendi önerdiğine göre daha uygun bir model. MEB'de bunu kendisine izah edecek kim vardır bilemiyorum.
TEOG, 8.sınıflarda ve çocukların sadece o dönemdeki derslerinden, tıpkı bir okul yazılısı gibi yapılan bir sınav... Aslında dışarıdan ders almaya gerek bırakmayan, panik atak veliler ve öğretmenler bir tarafa bırakılırsa (onlar her zaman olacaktır) aileleri rahatlatan bir sınav... TEOG'da çocuklar kendi sınıflarında kendi arkadaşlarıyla sınava giriyor. Sadece gözetmen öğretmenleri tanımadıkları başka okullardan geliyor. Asla müfredat dışı soru sorulamıyor. Sorulursa itirazla iptal ediliyor. TEOG sonucu aynı zamanda bir yazılı notu yerine geçiyor. Sonra, çocuklar okulda aldıkları diğer notların da katkı sağladığı bir puanlamayla girecekleri liselere yerleşiyorlar... Esasen, öğrenciyi okula yönlendiren, dışarıda dershane ve kurs aramak yerine okula odaklanmasını sağlayan bir sınav sistemi. Sonuçta çoktan seçmeli bir sınav. Elbette ki, sakıncaları var. . Ancak, şu ana kadar uygulanan sınavlar arasında bence okulu en çok destekleyen sistem TEOG sistemi olmuştur. Keşke yazılı, izahlı, kişinin çok çeşitli yönlerini ölçen sınavlar yapılabilse...
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son açıklamaları:
"Dün sayın başbakan ile bu konuyu etraflıca görüştük. Uygulamaya girmesi konusunda herhangi bir mani yok. Çok basit bir konu. Sayın başbakanımız ve bakan arkadaşlarımızla birlikte hemen bu adımın atılması mümkün. Ve bu konuda sayın başbakan ile dün mutabakatımız oluştu. Temenni ediyorum ki hemen süratle bunu ülke gündeminden çıkarmak, düşürmek. Bütün aileleri, yavrularımızı rahatlatacaktır. Bu konuyu gündemimizden çıkarırken çocuklarımızın okul derslerine yönlenmesinin önünü açmamız ve yarışı okullarında yapmasını sağlamamız çok daha isabetli olacaktır. Bütün mesele, orta kısımları bitirdikten sonra liseye geçerken tercihlerinde ne yapacakları konusu, okullarda atılacak adımlardır.
Gidecekleri liselere yönelik, gidecekleri liselerde yapılacak hazırlıklarla atılacak adımlardır. Ve bu liseler, özellikle milli eğitimin kontrolü altında yapılacak imtihanlarla, bir fen lisesine mi gidecek, düz liseden Anadolu lisesine mi gidecek, bu liseler kendi imtihanları kendi yapar. Ve bu sorular MEB tarafından hazırlanır. Ama o sınavlar yapılırken MEB'in kontrolü altında yapılır.
Çocuklarımız TEOG denen, ciddi manada sıkıştıran ve paraların akıtıldığı bu süreçten inşallah çocuklarımızı kurtarırız diyorum."
'sekreteriyle yatan müdür, daktiloyu kendi kullanır.'
moğol atasözü
moğol atasözü
osmanlı devletinin son dönemi ve cumhuriyetin ilk yıllarında kullanılan mirliva ile birinci ferik rütbeleri arasında olan ve günümüz rütbelerinden tümgeneral ile korgeneral rütbeleri arasında bir askeri rütbe.
Yurt içi üretici enerji fiyatları Eylül ayında bir önceki yıla göre yüzde 11,20 artış kaydetti.
Türkiye İstatistik Kurumundan yapılan açıklamaya göre, 2017 yılı Eylül ayında yurt içi enerji fiyatları geçen yılın aynı ayına göre yüzde 11,20 artarken, bir önceki aya göre yüzde 0,15 arttı.
Yurt içi elektrik ve gaz sektörü üretici fiyatları aylık yüzde 1,57, yıllık yüzde 1,70 düşüş gösterdi. Aynı ayda su temini yurt içi üretici fiyatları aylık yüzde 0,34, yıllık yüzde 11,75 arttı.
Bir önceki aya göre en fazla artış; %4,31 ile ham petrol ve doğal gaz, %3,90 ile kok ve rafine petrol ürünleri, %3,08 ile ana metallerde gerçekleşti
yani hükümetin elektrik fiyatlarına zam yapmayacağız demesine bakmayalım, elektrik fiyatlarına zam kapıda, her an köşe yazısında okuyabilirsiniz.
Türkiye İstatistik Kurumundan yapılan açıklamaya göre, 2017 yılı Eylül ayında yurt içi enerji fiyatları geçen yılın aynı ayına göre yüzde 11,20 artarken, bir önceki aya göre yüzde 0,15 arttı.
Yurt içi elektrik ve gaz sektörü üretici fiyatları aylık yüzde 1,57, yıllık yüzde 1,70 düşüş gösterdi. Aynı ayda su temini yurt içi üretici fiyatları aylık yüzde 0,34, yıllık yüzde 11,75 arttı.
Bir önceki aya göre en fazla artış; %4,31 ile ham petrol ve doğal gaz, %3,90 ile kok ve rafine petrol ürünleri, %3,08 ile ana metallerde gerçekleşti
yani hükümetin elektrik fiyatlarına zam yapmayacağız demesine bakmayalım, elektrik fiyatlarına zam kapıda, her an köşe yazısında okuyabilirsiniz.
Arapça kökenli bir kelime olup, zekaca geri, aklını tam kullanamama gibi anlamlara gelir.
Pazartesi sendromunuzun kıymetini bilin arkadaşlar. Bu ülkede binlerce genç pazartesi sendromu yaşamak istiyor. Kahvesini alıp öğlene kadar sendrom terapisi yapan, oflayıp puflayarak gününü bitiren, neticeye baktığında koskoca bir gününü boşa geçirenler! Yerinize oturmak için can atan heyecanlı ve istekli binlerce genç işsiz kardeşimiz var bu ülkede...!
https://yoksis.yok.gov.tr/ilansayfa/
çabuk davranmak, ivmek.
telaş etmek, sabırsızlanmak.
telaş etmek, sabırsızlanmak.
bir anneanne duasıdır. ☺
(bkz: dua mı yoksa beddua mı anlaşılmayan dilekler)
(bkz: dua mı yoksa beddua mı anlaşılmayan dilekler)
bir kısmını izlediğim ve kaliteli olduğunu düşündüğüm dizi. o değil de tasavvufu hiçe sayanlar; tarikatlere, şeyhlere küfredenler amma uyuz oluyordur hea.
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?
