Soğuk baklava olarak bilinen ve bugünlerde ortalığı kasıp kavuran bir baklava türü.
(bkz: soğuk baklava)
Hoşa gitmeyen, toplumca onaylanmayan duygu, düşünce, istek ve arzular zamanla bilinç dışına itilerek unutulur. Bu süreç tamamen bilinç dışıdır. Bastırma diğer savunma mekanizmalarına temel oluşturur. Unutularak bilinç dışına depolanan yaşantılar, ancak rüyalar aracılığıyla ya da serbest çağrışım gibi tekniklerle ortaya çıkar.
(bkz: Bilinçsizce Unutma)
(bkz: Yok sayma)
(bkz: Güdülenmiş Unutma)
Osmanlı Devleti'nin oluşumu sürecinde, Ankara ve Eskişehir arasındaki bozkırlarda göçebe olarak yaşayan Moğol boyu. Anadolu Selçuklu Devleti'nin İlhanlıların egemenliği altına girdiği dönemde bu bölgelerde yerleşen boy, tarihte yer eden bu adı reisleri Almak Noyan'ın oğlu Çavdar Bey'den almıştır.
Osman Bey'in Sakarya vadisi boyunca kuzeye doğru akınlar düzenleyerek buraları ele geçirmeye çalıştığı sıralarda, Çavdarlar, çevrelerindeki kasaba ve köyleri vurmaktaydılar. Son olarak Osmanlı egemenliğindeki Karacahisar pazarını basarak yağmalamaları üzerine, Osman Bey oğlu Orhan'ı bunları cezalandırmakla görevlendirdi. Oynaşpman'nda yapılan savaşta Çavdar Tatarları yenilgiye uğratıldı, reisleri Çavdar Bey ve ileri gelenleri tutsak edilerek Osman Bey'e götürüldü, Osman Bey, Çavdar Bey'i ve arkadaşlarını bağışladı, Çavdar boyunun eski yerine dönmesine izin verdi.
Çavdar Tatarları sonraki dönemde Osmanlı Devleti'nin hizmetine girdilerse de, Yıldırım Bayezit ile Timur arasındaki Ankara Savaşı'nda saf değiştirdiler. Daha sonra Timur ordularıyla birlikte Anadolu'dan ayrıldılar.
Son derece doğal oynayan, mimikleri kuvvetli, başarılı, herkes tarafından tanınan ancak başarısı keşfedilmeyen, sinemaya ekranlara küsmüş kişi. Çocukluğumuzun süper babası...Seviyoruz. Iyi ki var...
Axit
Bir kamu giderinin yapılabilmesi için bütçeye gider yazılmaksızın verilen nakit tutar,
örneğin, bir müteahhidin kazandığı ihalede projeye başlayabilmesi için müteahhide avans verilir. Bu
avansın karşılığı olan iş yapılıp da harcama belgeleri getirildiğinde bütçeye gider yazılarak avans
kapatılır.
örneğin, bir müteahhidin kazandığı ihalede projeye başlayabilmesi için müteahhide avans verilir. Bu
avansın karşılığı olan iş yapılıp da harcama belgeleri getirildiğinde bütçeye gider yazılarak avans
kapatılır.
Otobüs durağı yakınlarda değildi yürümesi gerekiyordu. Baki üşümemek için fermuarını çekti. Kafasına şapkasını geçirdi ve kaldırımda yürümeye başladı. Biraz gittikten sonra kaldırımdaki arabalardan yola inmek zorunda kaldı. Yolda biraz yürüyüp tekrardan kaldırıma çıktı. Biraz ileride tekrardan yola inmek zorunda kaldı çünkü kaldırımı arabalar işgal etmişlerdi. Biraz yürüdükten sonra yine yola indi. Beş dakikalık bir yoku yirmi dakikada gitmek zorunda kalıyordu sırf arabaların kaldırıma park etmelerinden dolayı.
BAki otobüs durağına geldiğinde felaket bir kalabalıkla karşılaştı. Oysa evden bu gün erken çıkmıştı.
BAki otobüs durağına geldiğinde felaket bir kalabalıkla karşılaştı. Oysa evden bu gün erken çıkmıştı.
MD9 BectriCİTY model elektrikli otobüslerin Gaziantep'te vatandaşların hizmetine sunuldu.Türkiye nin geneline yayılması zaman alacaktır ama netice olarak güzel bir uygulama.
Sözlükte bazı yazarların unvanı. Ne demek hala bilmiyorum.
721*815 yılları arasında yaşamış eczacılar eczacısı.
Yunan bilginlerinin parçalanamaz dediği atom öyle bir parçalanır ki Bağdat'ın altını üstüne getirebilir.
-Modern kimyanın kurucusudur.
-Paslanmayı önleyen maddeyi geliştirmiştir.
- İlk kimya laboratuvarını kurmuştur.
-BAz kavramını geliştirerek modern kimya için çığır açmıştır.
-Yanmayan kağıt ile gece okunabilen mürekkep keşfetmiştir.
-Kitapları dünya üniversitelerinde kimya derslerinde okutulmuştur.
-Kristalleşme, damıtma, buharlaştırma tekniklerini kimyaya kazandırmıştır.
Yunan bilginlerinin parçalanamaz dediği atom öyle bir parçalanır ki Bağdat'ın altını üstüne getirebilir.
-Modern kimyanın kurucusudur.
-Paslanmayı önleyen maddeyi geliştirmiştir.
- İlk kimya laboratuvarını kurmuştur.
-BAz kavramını geliştirerek modern kimya için çığır açmıştır.
-Yanmayan kağıt ile gece okunabilen mürekkep keşfetmiştir.
-Kitapları dünya üniversitelerinde kimya derslerinde okutulmuştur.
-Kristalleşme, damıtma, buharlaştırma tekniklerini kimyaya kazandırmıştır.
türkiye'de mafyayı bitiren daha sonra uluslararası oluşumların türkiye'yi yönettiği gladyo yapılanmasını bitirmek için çarpışan milli kahramanımız ..
(bkz: yarınını düşünen kahraman olamaz .. )
(bkz: gidin bu cesedi kaybedin, ailesine de bir ömür boyu bakın ..)
(bkz: yarınını düşünen kahraman olamaz .. )
(bkz: gidin bu cesedi kaybedin, ailesine de bir ömür boyu bakın ..)
Kalabalık bir ortamda dahi görünce hep bir ağızdan \"aaa bu bizde de vardı\", \"bizde hala vaar?\" Gibi şeyler söyleten eşyalardır.
Sanırım bunlardan en önemlisi yuvarlak, rengarenk örülmüş paspastır.
Sanırım bunlardan en önemlisi yuvarlak, rengarenk örülmüş paspastır.

akıllı telefon ve tabletler için şöyle güzel şeyler var şuaralarda.
http://shiftdelete.net/fotogaleri/akilli-telefon-ve-tabletler-icin-duvar-kagitlari-814?p=1
bir sait faik abasıyanık öyküsü ve şöyledir;
Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak traş bıçağına sinirlenmiş olacağım.
Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekala bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı? Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.
Çikolata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:
-Hişt,dedi.
Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:
-Hişt hişt, dedi.
Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen.
Hişt! dedi yine.
Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana.
Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi, ağzı, dişleri, kulakları boynu ne güzel. Otluyor. Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi “hişt hişt” diye duymuşumdur. Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:
– Hişt hişt hişt, dedi.
Hani bazı kulağımızın dibinde çok tanıdığımız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.
Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe.
Yola indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.
Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki bir kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalaki kuşudur.
İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.
Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankaya yolunu sordular. Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, aptal, otuzbirli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim. Bana hişt hişt diyen mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cık cık demezler de hişt hişt derler. Kuştu kuş.
Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.
– Merhaba hemşerim, dedi.
– Ooo! Merhaba! dedim.
Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt, dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt hişt hişt!
-Buyur beğim, dedi.
-Bir şey söylemedim, dedim.
Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı. Belin sapına siler gibi yaptı.
– Hişt hişt, dedim.
Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı. Denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı.
– Bu sene enginarlar nasıl? Dedim.
– İyi değil, dedi.
– Baklayı ne zaman keseceksin?
– Daha ister, dedi.
Nefes alır gibi “hişt” dedim.
Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.
– Kuşlar olmalı, dedim.
– Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir? Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.
– Bir yıkatmalı, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı…
– Yıkattın mı?
– Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.
– Çocuklar nasıl? diye sordum.
– İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncusunun macerasını ya…
– Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi allahaısmarladık!
– Haydi güle güle.
Biraz uzaklaşınca:
– Hişt hişt.
Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.
– Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.
– Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye saklayayım, parasıyla değil mi?
– Sen değil misin hişt hişt diyen?
– Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?
Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.
Hişt hişt!
Hişt hişt!
Hişt hişt!
SAİT FAİK ABASIYANIK
(Bu öykü önce “31 Mart” adıyla yayımlanmıştır. Günümüzde Sait Faik’in bütün eserlerini yayımlamış olan Yapı Kredi Yayınları serisindeki, “Alemdağ’da Var Bir Yılan” kitabında yer almaktadır.)
Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak traş bıçağına sinirlenmiş olacağım.
Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekala bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı? Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.
Çikolata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:
-Hişt,dedi.
Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:
-Hişt hişt, dedi.
Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen.
Hişt! dedi yine.
Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana.
Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi, ağzı, dişleri, kulakları boynu ne güzel. Otluyor. Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi “hişt hişt” diye duymuşumdur. Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:
– Hişt hişt hişt, dedi.
Hani bazı kulağımızın dibinde çok tanıdığımız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.
Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe.
Yola indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.
Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki bir kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalaki kuşudur.
İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.
Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankaya yolunu sordular. Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, aptal, otuzbirli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim. Bana hişt hişt diyen mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cık cık demezler de hişt hişt derler. Kuştu kuş.
Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.
– Merhaba hemşerim, dedi.
– Ooo! Merhaba! dedim.
Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt, dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt hişt hişt!
-Buyur beğim, dedi.
-Bir şey söylemedim, dedim.
Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı. Belin sapına siler gibi yaptı.
– Hişt hişt, dedim.
Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı. Denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı.
– Bu sene enginarlar nasıl? Dedim.
– İyi değil, dedi.
– Baklayı ne zaman keseceksin?
– Daha ister, dedi.
Nefes alır gibi “hişt” dedim.
Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.
– Kuşlar olmalı, dedim.
– Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir? Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.
– Bir yıkatmalı, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı…
– Yıkattın mı?
– Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.
– Çocuklar nasıl? diye sordum.
– İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncusunun macerasını ya…
– Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi allahaısmarladık!
– Haydi güle güle.
Biraz uzaklaşınca:
– Hişt hişt.
Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.
– Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.
– Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye saklayayım, parasıyla değil mi?
– Sen değil misin hişt hişt diyen?
– Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?
Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.
Hişt hişt!
Hişt hişt!
Hişt hişt!
SAİT FAİK ABASIYANIK
(Bu öykü önce “31 Mart” adıyla yayımlanmıştır. Günümüzde Sait Faik’in bütün eserlerini yayımlamış olan Yapı Kredi Yayınları serisindeki, “Alemdağ’da Var Bir Yılan” kitabında yer almaktadır.)
Aslında çok daha yenilikçi bir şey bekliyorlardı ancak böyle bişe gelmeyince vazgeçtiler. Aşık veysel deseydi millet tek bir çatı olsaydı da koyulsaydı. neşet ertaş ta olurdu belki.
aklın mantığın alması imkansız, çünkü dünya da her şeyimiz sınırlı olduğu gibi, idrak ve düşünce yetimiz de sınızrlı. beynimizin geriye kalan kısmını ahirette kullanacağız.
bizim düşünme yetimiz sınırlı olduğu için allahu teala ayetlerle bizim anlayacağımız tarzda açıklamış, işin mahiyetini biz bilemeyiz ama basit bir şekilde anlatmak için güzel bir video olmuş bence, https://www.youtube.com/watch?v=7adSzYvPOlQ
bizim düşünme yetimiz sınırlı olduğu için allahu teala ayetlerle bizim anlayacağımız tarzda açıklamış, işin mahiyetini biz bilemeyiz ama basit bir şekilde anlatmak için güzel bir video olmuş bence, https://www.youtube.com/watch?v=7adSzYvPOlQ
her gösteriye bu son gösterim diyerek çıkmak.
Aktopraklık Höyüğü'nde bulunan ve çakmaktaşının yontulmasıyla elde edilmiş sivri uçlu taşın, 7 bin 500 yıl öncesinde matkap olarak adlandırılabilecek bir alete takılarak kullanıldığı düşünülüyor.
![]()
devamını okumak için tıklayınız...

devamını okumak için tıklayınız...
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?
