tahta kurusu

maniacteam
evdeki mobilyayı hatta evi bile komple çöpe atmanıza sebebiyet verebilecek derecede tehlikeli,insan kanıyla beslenen haşere türü.genelde farelerde görüldüğü gibi yiyecek noktasına en yakın yere yuva yaparlar.insan kanıyla beslenen bir haşere olduğu için,geceleri yatak odanızda saklandıkları priz arkası,duvar yarıkları vb.noktalardan çıkarak gece kanınızı içerek beslenirler.tüm ısıran haşerelerin birçoğunun ortak noktası olarak ısırığı sırasında bir çeşit narkoz salgılar ve uyanmanızı önler.sabah uyandığınızda muhtelif yerlerinizde bir çok ısırık,şişme ve kaşıntı şikayeti oluşturur ve yaşam kalitesini önemli ölçüde bozar.görüldüğü evde hızlı bir şekilde ilaçlama yapılmalı ve yayılması engellenmelidir;aksi taktirde yayılma gücü bir hayli yüksektir.ayrıca amerika'nın new york şehrinin korkulu rüyası haline gelmiştir ve duruma hala bir türlü çözüm bulunamamaktadır.

ayrıntılı bilgi için:http://www.bedbugregistry.com/metro/nyc

hüseyin yılmaz

piri fani
Hikaye 1936 yılında Denizli'nin Acıpayam ilçesinde görevli öğretmenlerin pikniğe gitmeleriyle başlıyor.

Öğretmenler piknik yaparken keçilerini otlatan küçük bir çoban çocukla karşılaşır. Çobanı yanlarına davet edip çay ikram ederler ve ismini sorarlar.

Küçük çoban ürkek bir sesle cevap verir: Hüseyin...

Hüseyin'e öğretmenler yanlarındaki gazeteyi verip okumasını isterler. O tarihlerde okuma yazma bilenlerin sayısı o kadar azdır ki... Okuma öğrenenlerin diplomaları bizzat valiler tarafından imzalanır...

Hüseyin okuma bilmediği için gazeteyi eline almayı kabul etmez...

Öğretmenler bu kez yaşını ve neden okula gitmediğini sorar...

12 diye cevap verir ve ekler: 3 yaşımda annemi kaybettim, 11'imde de babamı...

Hüseyin ile süre sohbet eden öğretmenler, çocuğun aslında çok zeki olduğunun farkına varırlar. Mutlaka okuması gerektiğini tembih ederler...

Hüseyin, karşılaştığı öğretmenlerin verdiği destek ve heyecanla Denizli'de parasız yatılı okumaya başlar.

Bir süre sonra katıldığı bir matematik yarışmasında Hüseyin'e bir kitap hediye edilir. Hüseyin kitabı bir gecede bitirir.

Ertesi gün Fen Bilgisi öğretmenine gider, "Bu kitapta eksiklik var” der...

Öğretmen şaşırır. Çünkü Hüseyin'in bahsettiği eksiklik, Görecelilik Teorisi hakkındadır. Söz konusu teorinin önemli bir parçasının kitapta olmadığını fark etmiştir Hüseyin.

Fen öğretmeni konuyu İTÜ'nde kendi hocası olan rahmetli fizik profesörü Nusret Kürkçüoğlu'na mektup yazarak iletir. Nusret hocadan şu yanıt gelir: “Hüseyin liseyi bitirince İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği'ne gelsin”

Ve Hüseyin mezun olunca İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği'ne gider. Denizlili öksüz ve yetim çoban Hüseyin, orada da birtakım çalışmalar yapar ve çalışmalarını hocaları anlayamaz. Hocalarından biri, "Bu çalışmalarını bilse bilse Amerika Boston'daki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde (MIT) görevli Prof. Dr. Morse bilir' deyip mektupla ona gönderir.

Prof. Morse'dan da şöyle bir cevap gelir: “Hüseyin'in bu yaptığını 5 sene önce bir grup buldu, ama bunu Hüseyin'in tek başına bulması olağanüstü bir şey. Biz Hüseyin'in tüm masraflarını karşılayacağız, Amerika'ya gelsin”

Yıl 1952... Hüseyin yüksek elektrik mühendisi olmuştur. Anne baba yok. Köyünün insanları son derece fakir. Bir gazete kampanya yapar ve toplanan parayla Hüseyin Amerika'ya giden bir gemiye bindirilir.

Hüseyin, MIT'te Prof Morse'un karşısına geçer. Morse, Hüseyin'in tez hocası olacak ama Hüseyin'in İngilizcesi de iyi değil. Anlayamıyor pek Morse'un dediklerini. Hocasına “Write on the blackboard” der. Prof. Morse da Hüseyin'in tez konusu olacak konuyu tahtaya yazar ve Hüseyin de bunu defterine geçirip üniversiteden ayrılır.

MIT'te genelde tez konuları 5 senede, 9 senede bitirilebiliyor olmasına rağmen Hüseyin çalışmasını 3 ay sonra bitirip hocasının karşısına çıkar. Morse birkaç gün sonra tezi inceleyip Hüseyin'i çağırır. “Senin tezin bitti. Ancak burası MIT. Biz burada böyle hemen doktora diploması veremeyiz. Sen git istediğin dersleri al, 2 sene sonra gel” der.

Hüseyin 2 sene sonra doktorasını alıp bu kez Princeton Üniversitesi'ne gider. Orada ünlü fizikçi Albert Einstein ile birlikte çalışır.

Birkaç yıl sonra Boston'a geri dönüp icatları destekleyen bir firmada çalışmaya başlar. Burada bilgisayarlar ile konuşmanın onlara talimat vermeye yönelik projeler yürütür. Sesle kumanda edilen bilgisayarı ilk defa 1960'ların başında Hüseyin Yılmaz yapar.

1958 yılında, çalışmalarını yakından takip ettiği Albert Einstein'in kendisi kadar ünlü fonksiyon teorisinde eksikler tespit eder ve bunu bir mektupla kendisine bildirir. Ancak mektup ulaşmadan Einstein ölür.

Yılmaz, bu hatayı ünlü bir bilim dergisinde yayımlayınca akademik dünyada adeta kıyamet kopar. Bilim dünyası ikiye bölür ve Einstein'in kuramına karşı Yılmaz kütle çekim kuramı da literatüre girer. 27 Ocak 2013'te ise ABD'de vefat eder.

Bugün dünyada çok popüler olarak kullanınan Siri, Google Now, Cortana gibi bütün programlardaki sesli komut sistemin mucidi Prof Dr Hüseyin Yılmaz'dır.

Bir öğretmen bütün dünyayı değiştirebilir...

dil bilincine sahip olmak

maksatlaf
Dil, saussure'e göre, (gbkz:)bildirişimi sağlayan göstergeler dizgesidir.
Başka bir deyişle iki varlık arasında iletişimi, anlaşmayı sağlayan her şeydir.
Bilinçli olmak, soylediklerinden, yaptıklarından haberdar olma durumu olarak düşünülürse dil bilinci de dili, amacına ve kurallarına göre kullanmak şeklinde özetlenebilir.
Dil bilinci, iletişimin sadece sağlıklı kurulması değil aynı zamanda dil-kültür ilişkisinin sağlıklı temellere oturtulması ve dilin inceliklerinin, zenginliklerinin sonraki nesillere aktarılması için de gereklidir.
Ziya gökalp, (bkz: türkleşmek islamlaşmak muasırlaşmak) adlı eserinin türkleşmek kisminda 'millet' kavramını anlatırken bunu aynı zamanda 'dil' olgusuna paralel olarak ele almıştır. Yani milleti bir arada tutan üç bacaktan biri olarak görmüştür (dil-tarih-kültür).
Günümüzde 'dil-tarih-millet' kavramlarının içi boşaltıldığına ve buna devam edildiğine göre ziya gökalp'in 'türkleşmek'ten anladığı ve bize anlattığı unsurlardan ne kadar uzakta olduğumuzu söyleyebiliriz ne yazık ki!
Mesela milliyetçilik, günümüzde 'atatürk milliyetçiliği' olarak değil 'kafataşçılık' olarak algılanmakta ve 'milliyetçiyim' diyen herkes, okumayan, doğru dürüst konuşamayan, takım elbiseli, uçları uzun bıyıklı ve grup halinde gezen olarak tasvir edilmekte.
Oysa türkleşmek, diline, tarihine ve kültürüne sahip çıkmak ve bunları layıkıyla bilmekle olur.
Dil bilincine sahip olmak yabancı sözcükleri atmak demek de değildir. İki yüz milyonu aşkın insanın konuştuğu türkçeye saygı göstermektir.
Dikkat edilirse \"yaa türkçe, kendimi istediğim gibi ifade etmemde yetersiz\" türünden konuşanlar, türkçe bir cümlenin söz dizimi hakkında bir tek fikre sahip değillerdir.
Hiç kimsenin dil bilgini olması beklenemez elbette ama türkçe düşünen birinin en azından düşüncelerinin tutarlı olabilmesi , kendini yeterince ve doğru ifade edebilmesi için 'türk dili'nin ne olduğunu biliyor olması gerekir.
\"ben böyle konuştuğumda da herkes beni anlıyor ama\" diyen birine , dile getirdiği düşüncelerinin sığlığından ve sağlıksızlığından bahsetmek yerinde olur.
Dili, düşüncelerimize göre şekillendiriyorsak düşüncelerin somut göstergesi olan dil, bizim düşünce dünyamız hakkında birazcık bilgi verecektir.
Kısacası dil bilincini kazanmak, insanın en anlaşılabilir iletişim aracı olarak kullandığı dile olan saygısının bir sonucudur.
Tanim: \"ben\"i doğru ve anlaşılır ifade etmektir.

moussa sow

cayisallama
Moussa Sow, Fransa doğumlu Senegalli millî futbolcu. Şu an Fenerbahçe takımının formasını giymektedir. Aynı zamanda Fransa vatandaşlığı da vardır. Forvet bölgesinde oynamakla beraber ofansif orta saha bölgesinde de oynayabilmektedir.

sultan-ı yegah

John Doe
attila ilhan şiiridir. özellikle son 4 satırı çok etkilemiştir beni. şiir (gbkz:ergüdar yoldaş) tarafından bestelenip (gbkz:nur yoldaş) tarafından yorumlanmıştır. bestekar ergüdar yoldaş bugün hayatını kaybetmiştir.


şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
nemli yumuşaklığı tende denizden gelen âhın
gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
yansıyan yaslı gülüşmelerdir karasevdalı suda
bülbüller kırılır umutsuzluktan yalnızlık korusunda
eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda
ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak
su yasak rüzgâr yasak açık kapılar yasak belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

https://www.youtube.com/watch?v=cWzCuCUVZAQ

san farmin festivali

abuzeroklava
Kuzey İspanya'daki Pamplona şehrinde her yıl 6 Temmuz ile 14 Temmuz arasında düzenlenen geçmişi eskilere dayanan bir kutlamadır. Bu kutlamada en önemli aktivite encierro yani boğaların koşması olmakla beraber festival hafta boyunca süren bir sürü diğer geleneksel etkinlikleri de kapsar.

Şuana kadar iki kişi ölmüş.

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol

tag heuer carrera womens price montblanc timewalker 2017 replica watches rolex oyster perpetual datejust made in hong kong vintage heuer chronograph replica watches hublot 992703 price panerai limited edition 2015 replica ladies watches ulysse nardin watches platinum brand watches for ladies uk replica watches belfort watch kickstarter breitling yellow face chrono uk replica watches