Beni anlatan şiir
--- (gbkz: spoiler) ---
Ben, ben, ben; haritada deniz görmüş,boğulmuş;
Dokuz köyün sahibi, dokuz köyden kovulmuş.
Hep ben, ayna ve hayal; hep ben, pervane ve mum;
Ölü ve Münker-Nekir; baş dönmesi uçurum...
NFK
ben de vldn :)
--- (gbkz: spoiler) ---
insanların işine geldiğinde sonuna kadar, çıkarına ters olduğunda kapsam dışı olan anlamlar bütünü. bir şeye ne kadar çok anlam yüklersek o kadar anlamsızlaştırıyoruz. net olmalı. var ya da yok hangisi ise o.
(bkz: yarmadı)
yunanistan rodos doğumlu senarist. şahsiyet dizisinin senaristi.
akboylar yine devreleri yakmış. mevzuyu anlamakta güçlük çekiyorlar. gelişen olaylarla ilgili yapılan yorumları, minnak başbakanlarının arkasından dökülen timsah gözyaşları olduğunu sanıyorlar. niye? çünkü onlar için ağlanmaya değecek tek şey, adının a ya da b olması farketmeyecek liderleridir.
onlar demokrasi kültüründen nasiplenmemişlerdir. demokrasiyi sadece hedefe giden yolda binilecek ve hedefe gelindiğinde inilecek bir vasıta olarak görürler. bu nedenle de, defalarca ırzına geçildiği yetmezmiş gibi, şimdi de üzerinde akıllarına gelen her türlü fanteziyi gerçekleştirdikleri demokrasinin, uzak ufukta bile görünürlüğünü kaybetmesine üzülenleri, bundan şikayet edenleri anlayamazlar. sanırlar ki ağlayanlar, isyan edenler, minnak başbakana ağlıyorlar.
bunların bir diğer versiyonu ise (donanım yönünden baz model olanı), klasik akp seçmeni tavrı sergilemeye devam etmekte, ve bundan önceki onlarca örnekte olduğu gibi sevinmeye devam etmektedir. bu özellik, bu seçmen türünde muhtemelen sürekli olarak (gbkz:on) konumunda olmalı. sözlükte daha önce de, bir iki yerde değinildiği üzre, her hal ve şartta sevinmeye programlı bu kitle, sevindikleri olayların içeriğini sorgulama yeteneğinden mahrumdurlar. habur'dan terörist girişine de sevinirler, terörist öldürüldüğünde de. türkçe olimpiyatlarında da sevinirler, 'inlerinize gireceğiz' dendiğinde de. generaller içeri atılırken de sevinirler, dışarı çıkarılırken de. 'kardeşim esat'ta da sevinirler, 'diktatör esed'de de. davutoğlu geldiğinde de sevinirler, gittiğinde de. bu konuda yapılabilecek bir şey olmadığının farkındayım. sayın cumhurbaşkanının sevdiği kelimeyle ifade edecek olursak, bu seçmenin fıtratında olmalı bu. ancak, trajikomik olan, başkanı kendilerinin seçeceğini sanıyor olmaları.
oysa çok değil, sadece birkaç sayfa kitap okuyabilseler, havuz medyasının dışında tek satır haber okuma dirayetleri olsa, hadi hepsini geçtim, temel düzeyde düşünebilme ve sorgulayabilme yetisine sahip olsalar, şu son olayların tamamının aslında başkanlık hikayesi üzerinde döndüğünü anlayabilirlerdi.
şimdi gerçekten de fazla zeka gerektirmeyen, 'bütün güller çiçektir. bütün çiçekler bitkidir. bu nedenle bütün güller de bitkidir.' düzeyinde bir mantık algısına sahip herkesin algılayabileceği birkaç tahlil yapalım:
davutoğlu neden alaşağı edildi?
sarayla başbakanlık arasındaki fikir ayrılıkları yüzünden.
peki bunlar neydi?
fetullahçılarla mücadele? hayır.
terörle mücadele? hayır.
ekonomi yönetimi? hayır.
uluslararası ilişkiler? hayır.
atamalar? büyük oranda hayır.
yukarda saydığım başlıklarla ilgili konularda, sarayla başbakanlık arasında %100e yakın senkronizasyon vardı.
peki ayrışılan yer neresiydi? başkanlık sistemi.
ki o konuda da taban tabana zıt bir görüş ayrılığı yoktu. sadece davutoğlu, başkanlık sistemiyle ilgili ayak sürüyordu. yani, saray davutoğlu'nun başkanlık sistemi için, canla başla çalışmadığını düşünüyordu.
peki davutoğlu'ndan ne yapması bekleniyordu?
basit: kamuoyunun olaylar karşısındaki düşüncelerini periyodik olarak ölçtüren ve beklediği tepkiyi alamadığında, ya da beklemediği bir tepkiyle karşılaştığında ak dediğine kara demekten çekinmeyen sayın cumhurbaşkanı, başkanlıkla ilgili yaptırdığı kamuoyu araştırmalarında, sadece muhalif seçmenlerin değil, akp seçmeninin de bir kısmının başkanlığa soğuk baktığını anlamıştı. dolayısıyla, meclisten çıkartamadığı bir başkanlık sistemi içeren anayasa değişikliğini, referandumla halk aracılığıyla çıkartmasının mümkün olmadığını biliyordu. bu değişikliğin muhakkak meclisten geçmesi gerekiyordu. oysa meclisteki aritmetik buna müsaade etmiyordu.
peki bu durumda ne yapılması gerekiyordu?
bunun cevabı da basit aslında. bir erken seçim gerekiyordu. ama bu erken seçime gitmeden önce, bütün şartların hazırlanması gerekiyordu. bu anayasa değişikliğinin meclisten geçebileceği tek bir matematik vardı. sadece iki partili bir meclis. yani akp ve chp'nin olduğu bir meclis. zira, böyle bir mecliste akp 400 civarında bir milletvekili sayısına sahip olacaktı.
böyle bir meclise sahip olabilmek için hdp ve mhp'nin mecis dışında kalması gerekiyordu. hdp zaten kendi ayağına kurşunu sıkmıştı. bir ümit belki sosyal ve siyasal entegrasyonu becerebilirler ümidiyle kendilerine verilen sol oyların tamamını piç etmiş ve kendilerini kürtçü bir parti olarak konumlandırdıkları yetmiyormuş gibi, üstüne bir de terörist partisi haline gelmişlerdi (kişisel fikrim her zaman öyle oldukları yönünde). bu nedenle zaten oyları %5-6 civarındaydı. geriye kalıyordu mhp. orayı da büyük oranda dizayn etmişler ve her türlü hukuksuzluğu kendinde hak gören, partiyi babasının malıymış gibi yöneten (aslında yönetemeyen), cumhurbaşkanına her kritik anda payanda olmaktan başka bir işlevi olmayan bir zihniyete emanet etmişlerdi. bu sayede, ilk seçimde mhp'nin de baraj altında kalması kaçınılmazdı.
geriye ne kaldı? erken seçim. ama sorun burada başlıyordu işte. halkın %49,5 oyunu alarak iktidara gelen davutoğlu, bir erken seçime sıcak bakmıyordu. öyle ya, niye kendisine verilmiş milli iradeyi, durduk yerde niye teslim etsindi? sırf bir liderin başkanlık hırsı için, anasının ak sütü gibi helal bir mevkiyi bırakmak doğru muydu?
işte bu yüzden yavaştan alıyordu davutoğlu. bir tamam diyordu, bir olmaz diyordu. gerçi partiye hakim olamadığı için, açıktan isyan bayrağı da açamıyordu ama bunun zaman içerisinde çözümlenecek bir sorun olduğunu empoze ediyordu.
tabii bu durum, cumhurbaşkanının sinirlerini hoplatıyordu. 'ulan ulan! seni oraya kim getirdi ulan! sen kendini gerçek bir lider olarak mı görüyorsun yoksa?' diye söyleniyordu.
ve netice itibarıyla, akboylar dışında herkesin gün gibi aşikar gördüğü durum somutlaştı. davutoğlu'nun elinden oyuncağı alınıverdi. şimdi olacak şey basit. dediğim gibi, sorun çıkarmadan, ülkeyi baskın bir erken seçime götürecek 'emredersiniz efendim'ci biri o koltuğa oturacak. ülke seçime gidecek. akp belki de %35-40 oyla 400 civarında milletvekili alacak ve uzun adamımızın başkan olma yolundaki taşlar temizlenmiş olacak. bizim akboylar da, uzun adamlarını kendilerinin başkan yaptığını sanıp sevinecekler.
demokrasi ne güzel. sen de gelsene...
onlar demokrasi kültüründen nasiplenmemişlerdir. demokrasiyi sadece hedefe giden yolda binilecek ve hedefe gelindiğinde inilecek bir vasıta olarak görürler. bu nedenle de, defalarca ırzına geçildiği yetmezmiş gibi, şimdi de üzerinde akıllarına gelen her türlü fanteziyi gerçekleştirdikleri demokrasinin, uzak ufukta bile görünürlüğünü kaybetmesine üzülenleri, bundan şikayet edenleri anlayamazlar. sanırlar ki ağlayanlar, isyan edenler, minnak başbakana ağlıyorlar.
bunların bir diğer versiyonu ise (donanım yönünden baz model olanı), klasik akp seçmeni tavrı sergilemeye devam etmekte, ve bundan önceki onlarca örnekte olduğu gibi sevinmeye devam etmektedir. bu özellik, bu seçmen türünde muhtemelen sürekli olarak (gbkz:on) konumunda olmalı. sözlükte daha önce de, bir iki yerde değinildiği üzre, her hal ve şartta sevinmeye programlı bu kitle, sevindikleri olayların içeriğini sorgulama yeteneğinden mahrumdurlar. habur'dan terörist girişine de sevinirler, terörist öldürüldüğünde de. türkçe olimpiyatlarında da sevinirler, 'inlerinize gireceğiz' dendiğinde de. generaller içeri atılırken de sevinirler, dışarı çıkarılırken de. 'kardeşim esat'ta da sevinirler, 'diktatör esed'de de. davutoğlu geldiğinde de sevinirler, gittiğinde de. bu konuda yapılabilecek bir şey olmadığının farkındayım. sayın cumhurbaşkanının sevdiği kelimeyle ifade edecek olursak, bu seçmenin fıtratında olmalı bu. ancak, trajikomik olan, başkanı kendilerinin seçeceğini sanıyor olmaları.
oysa çok değil, sadece birkaç sayfa kitap okuyabilseler, havuz medyasının dışında tek satır haber okuma dirayetleri olsa, hadi hepsini geçtim, temel düzeyde düşünebilme ve sorgulayabilme yetisine sahip olsalar, şu son olayların tamamının aslında başkanlık hikayesi üzerinde döndüğünü anlayabilirlerdi.
şimdi gerçekten de fazla zeka gerektirmeyen, 'bütün güller çiçektir. bütün çiçekler bitkidir. bu nedenle bütün güller de bitkidir.' düzeyinde bir mantık algısına sahip herkesin algılayabileceği birkaç tahlil yapalım:
davutoğlu neden alaşağı edildi?
sarayla başbakanlık arasındaki fikir ayrılıkları yüzünden.
peki bunlar neydi?
fetullahçılarla mücadele? hayır.
terörle mücadele? hayır.
ekonomi yönetimi? hayır.
uluslararası ilişkiler? hayır.
atamalar? büyük oranda hayır.
yukarda saydığım başlıklarla ilgili konularda, sarayla başbakanlık arasında %100e yakın senkronizasyon vardı.
peki ayrışılan yer neresiydi? başkanlık sistemi.
ki o konuda da taban tabana zıt bir görüş ayrılığı yoktu. sadece davutoğlu, başkanlık sistemiyle ilgili ayak sürüyordu. yani, saray davutoğlu'nun başkanlık sistemi için, canla başla çalışmadığını düşünüyordu.
peki davutoğlu'ndan ne yapması bekleniyordu?
basit: kamuoyunun olaylar karşısındaki düşüncelerini periyodik olarak ölçtüren ve beklediği tepkiyi alamadığında, ya da beklemediği bir tepkiyle karşılaştığında ak dediğine kara demekten çekinmeyen sayın cumhurbaşkanı, başkanlıkla ilgili yaptırdığı kamuoyu araştırmalarında, sadece muhalif seçmenlerin değil, akp seçmeninin de bir kısmının başkanlığa soğuk baktığını anlamıştı. dolayısıyla, meclisten çıkartamadığı bir başkanlık sistemi içeren anayasa değişikliğini, referandumla halk aracılığıyla çıkartmasının mümkün olmadığını biliyordu. bu değişikliğin muhakkak meclisten geçmesi gerekiyordu. oysa meclisteki aritmetik buna müsaade etmiyordu.
peki bu durumda ne yapılması gerekiyordu?
bunun cevabı da basit aslında. bir erken seçim gerekiyordu. ama bu erken seçime gitmeden önce, bütün şartların hazırlanması gerekiyordu. bu anayasa değişikliğinin meclisten geçebileceği tek bir matematik vardı. sadece iki partili bir meclis. yani akp ve chp'nin olduğu bir meclis. zira, böyle bir mecliste akp 400 civarında bir milletvekili sayısına sahip olacaktı.
böyle bir meclise sahip olabilmek için hdp ve mhp'nin mecis dışında kalması gerekiyordu. hdp zaten kendi ayağına kurşunu sıkmıştı. bir ümit belki sosyal ve siyasal entegrasyonu becerebilirler ümidiyle kendilerine verilen sol oyların tamamını piç etmiş ve kendilerini kürtçü bir parti olarak konumlandırdıkları yetmiyormuş gibi, üstüne bir de terörist partisi haline gelmişlerdi (kişisel fikrim her zaman öyle oldukları yönünde). bu nedenle zaten oyları %5-6 civarındaydı. geriye kalıyordu mhp. orayı da büyük oranda dizayn etmişler ve her türlü hukuksuzluğu kendinde hak gören, partiyi babasının malıymış gibi yöneten (aslında yönetemeyen), cumhurbaşkanına her kritik anda payanda olmaktan başka bir işlevi olmayan bir zihniyete emanet etmişlerdi. bu sayede, ilk seçimde mhp'nin de baraj altında kalması kaçınılmazdı.
geriye ne kaldı? erken seçim. ama sorun burada başlıyordu işte. halkın %49,5 oyunu alarak iktidara gelen davutoğlu, bir erken seçime sıcak bakmıyordu. öyle ya, niye kendisine verilmiş milli iradeyi, durduk yerde niye teslim etsindi? sırf bir liderin başkanlık hırsı için, anasının ak sütü gibi helal bir mevkiyi bırakmak doğru muydu?
işte bu yüzden yavaştan alıyordu davutoğlu. bir tamam diyordu, bir olmaz diyordu. gerçi partiye hakim olamadığı için, açıktan isyan bayrağı da açamıyordu ama bunun zaman içerisinde çözümlenecek bir sorun olduğunu empoze ediyordu.
tabii bu durum, cumhurbaşkanının sinirlerini hoplatıyordu. 'ulan ulan! seni oraya kim getirdi ulan! sen kendini gerçek bir lider olarak mı görüyorsun yoksa?' diye söyleniyordu.
ve netice itibarıyla, akboylar dışında herkesin gün gibi aşikar gördüğü durum somutlaştı. davutoğlu'nun elinden oyuncağı alınıverdi. şimdi olacak şey basit. dediğim gibi, sorun çıkarmadan, ülkeyi baskın bir erken seçime götürecek 'emredersiniz efendim'ci biri o koltuğa oturacak. ülke seçime gidecek. akp belki de %35-40 oyla 400 civarında milletvekili alacak ve uzun adamımızın başkan olma yolundaki taşlar temizlenmiş olacak. bizim akboylar da, uzun adamlarını kendilerinin başkan yaptığını sanıp sevinecekler.
demokrasi ne güzel. sen de gelsene...
falan gibi bir şey.
Bizim meslekte olur olmaz herşeye carlayan insan tipidir. Bugün oldu olay. Öğretmen arkadaşın velisi geldi. Çocuk orta okul öğrencisi, anne baba ayrı ve babaanne ilgileniyor. Kadıncağız yaşlı elinden geleni yapıyor. Çocuk turnuvada olduğu için karnesini almaya babaanne gelmiş. Haber yolladım arkadaşa veli geldi, torununun karnesini almaya gelmiş sizi bekliyor diye. Senin ki kopurerek geldi. \"Benim böyle bir yetkim yok, çocuk kendi alacak, veremem karneyi\" diye bir şeyler sacmaladi. Yaşlı kadına etmediği lafı bırakmadı.Sanki profesörlük belgesi verecekmiş gibi. Ayıp arkadaş ya. Bazen utanıyorum içinde bulunduğum güruhtan. Söz meclisten dışarı.
(gbkz:can dündar)'ın (gbkz:deniz gezmiş) hakkındaki belgeseli.
https://www.youtube.com/watch?v=573aLswy5mc
https://www.youtube.com/watch?v=573aLswy5mc
Arapça'da balayı Şehrü'l asel ( شهر العسل) demektir. Balayı kelimesi İngilizce honeymoon kelimesinden düz çeviri. Araplar'da ingilizce'den almak yerine bizden almışlar. Böyle olunca ortaya bir ironi çıkıyor. İngilizcedeki moon dünyanın uydusu olan ay, ama arapların şehr olarak kullandıkları ay ise zaman dilimi olarak ay. Çevirinin çevirisi olunca işler baya karışmış.
(bkz: heidi)
(gbkz:clara) gibi beni de götürsün alp dağlarının eteklerine, istanbul'dan kurtulup azıcık oksijen soluyayım. kırlarda bayırlarda koşup oynayayım (u: içimde ki çocuktan sevgiler :D)
(gbkz:clara) gibi beni de götürsün alp dağlarının eteklerine, istanbul'dan kurtulup azıcık oksijen soluyayım. kırlarda bayırlarda koşup oynayayım (u: içimde ki çocuktan sevgiler :D)
ne zor şartlarda bu ibadeti yapan insanlar var. Hayranlıkla bakmamak elde değil.
Kahramanmaraş'ta alüminyum döküm işçileri, sahurdan sonra başladıkları mesailerini, bin derece sıcaklıktaki kazanların yanında öğlene kadar sürdürüyor.
devamını okumak için tıklayınız...
Kahramanmaraş'ta alüminyum döküm işçileri, sahurdan sonra başladıkları mesailerini, bin derece sıcaklıktaki kazanların yanında öğlene kadar sürdürüyor.
devamını okumak için tıklayınız...
Gücü bir işe yetmez olan, güçsüz.
Beceriksiz.
Beceriksiz.
Okyanus, kıtaları birbirinden ayıran engin, açık denizlerdir. Yeryüzünün yaklaşık üçte ikisini (%70) kaplarlar.
Güneşten sonra ruzgar ve sıcaklık üzerinde en etkili güçtür.
Güneşten sonra ruzgar ve sıcaklık üzerinde en etkili güçtür.
FETÖ üyeliği suçundan yargılandığı davada bugün tahliyesine karar verilen kapatılan Zaman gazetesi muhabiri Ayşenur Parıldak, akşam saatlerinde tekrar tutuklandı.
leyla ile mecnun dizisinindeki (gbkz:ismail abi)iiiiiim
(gbkz:ihh) başkanının ak parti ile tamamen zıt kutupta olduğunu, hatta tayyip amcayı hiç sevmediğini biliyoruz. hatta bazen o kadar acımasız eleştiriler yapıyor ki, insan '' ak parti ile ne alaka ya'' diyor. siyasi görüş olarak onlar, saadet partili olup, recep tayyip Erdoğan'ı, Erbakan hocasına ihanet eden talebe olarak suçlarlar. yeri gelmişken, itikadi görüşünün mustafa İslamoğlu akımına kapılan hatta kendilerinin en samimi dostlarından biri olduğunu belirteyim. vahhabimsi şiimsi hadis- sünnet inkarcılığı ve kuran Müslümancılığı ahlakı. cihada çok önem verirler. mücahit/mücahide olmak ideolojileridir. hatta bu fikirleri, gizliden ışid ile aynı zihniyet gibi gelmiyor değil bana. abinin taktir ettiğim sevdiğim yanları kararlı ve duruşunda sabit olması, ve canı gönülden yardım yapması.
her neyse, demek istediğim şu, mavi Marmara davası sonuçlarından hoşlanmayan, memnun kalmayan bu vatandaşlar, tayyip erdoğana akla hayale gelmedik suçlamalar yaptılar. hayır yani, onun yerinde bir başka lider olsa çok daha iyi bir sonuç alacaklardı sanki. o da, siz giderken bana sormadığınız halde sizin için bu kadar uğraştım, sizler ise bu kadar çabalamama rağmen beni hiç bir şey yapmamakla suçluyorsunuz diyor.
aslında iki tarafta haklı. bi tarafta anlaşma yapılırken diğer tarafta filistin de insanlar saldırıya uğramaya devam ediyorlardı. o kadar haklı olunan bi davada böyle bir sonuç elde etmek hayal kırıklığına uğrattı. ama şöyle de bi gerçek var. ayetlerde Allahın dediği gibi Yahudiler ile anlaşma yapılmaz çünkü onlar sözlerinde durmazlar. böyle bir millet ile yapılan anlaşmadan bizim için güzel bi sonuç beklemek ne kadar mümkün?
ihh'nın erdoğandan beklediği şey açıkça şu, cihad etmek, filistine asker gönderip İsrail ile sıcak temas savaşmak. siz nasıl ümmetsiniz nasıl Müslümansınız Müslümanların kutsal yeri kudüs işgal altındayken evlerinizde rahat uyuyorsunuz diyorlar. iyi diyorlar hoş diyorlar ama bunun için önce kendi ülkemizde ki terör sorunlarını halletmemiz gerekmez mi önce? belki İsrail, gündemi değiştirip '' siz önce kendi ülkenize bakın'' gibilerinden dikkatimizi kendi ülkemize çekmemiz için kasten patlattı havalimanında bombayı, bilemiyorum. altından ne çıkacak. paralel yapı da zaten israilin şubelerinden biri. al birini vur ötekine. ramazan da saldırı hususunda akıl aldıkları kişileri, ben olsam türkiye'ye ramazan da saldırırım diyenleri de de unutmamak gerek. (bkz: eşeğin aklına karpuzu sokmak)
ülkemizi hem iç düşmanlar tarafından, hem de dış düşmanlar tarafından sıkıştırılmaya çalıştırılıyor. Allah sonumuzu hayretsin. mübarek günler hürmetine, masum çocuklar hürmetine vatanımızı parçalamaya çalışanlara fırsat vermesin. terör üzerinden siyaset yapanları da bildiği gibi yapsın. öldürürken siyasi görüşünü sormadılar. ölenler onlardan bunlardan değil, ölenler bizden, bizim ülkemizden. Allah korusun, olası bir savaşa girsek partilerimizi seçip torpil mi yapacaklar? birlik beraberlik içinde olmamız gereken günlerde fikir ayrılıklarına girmek, ülkemiz üzerinde oyun oynayanların ekmeğine yağ sürmek olur.
her neyse, demek istediğim şu, mavi Marmara davası sonuçlarından hoşlanmayan, memnun kalmayan bu vatandaşlar, tayyip erdoğana akla hayale gelmedik suçlamalar yaptılar. hayır yani, onun yerinde bir başka lider olsa çok daha iyi bir sonuç alacaklardı sanki. o da, siz giderken bana sormadığınız halde sizin için bu kadar uğraştım, sizler ise bu kadar çabalamama rağmen beni hiç bir şey yapmamakla suçluyorsunuz diyor.
aslında iki tarafta haklı. bi tarafta anlaşma yapılırken diğer tarafta filistin de insanlar saldırıya uğramaya devam ediyorlardı. o kadar haklı olunan bi davada böyle bir sonuç elde etmek hayal kırıklığına uğrattı. ama şöyle de bi gerçek var. ayetlerde Allahın dediği gibi Yahudiler ile anlaşma yapılmaz çünkü onlar sözlerinde durmazlar. böyle bir millet ile yapılan anlaşmadan bizim için güzel bi sonuç beklemek ne kadar mümkün?
ihh'nın erdoğandan beklediği şey açıkça şu, cihad etmek, filistine asker gönderip İsrail ile sıcak temas savaşmak. siz nasıl ümmetsiniz nasıl Müslümansınız Müslümanların kutsal yeri kudüs işgal altındayken evlerinizde rahat uyuyorsunuz diyorlar. iyi diyorlar hoş diyorlar ama bunun için önce kendi ülkemizde ki terör sorunlarını halletmemiz gerekmez mi önce? belki İsrail, gündemi değiştirip '' siz önce kendi ülkenize bakın'' gibilerinden dikkatimizi kendi ülkemize çekmemiz için kasten patlattı havalimanında bombayı, bilemiyorum. altından ne çıkacak. paralel yapı da zaten israilin şubelerinden biri. al birini vur ötekine. ramazan da saldırı hususunda akıl aldıkları kişileri, ben olsam türkiye'ye ramazan da saldırırım diyenleri de de unutmamak gerek. (bkz: eşeğin aklına karpuzu sokmak)
ülkemizi hem iç düşmanlar tarafından, hem de dış düşmanlar tarafından sıkıştırılmaya çalıştırılıyor. Allah sonumuzu hayretsin. mübarek günler hürmetine, masum çocuklar hürmetine vatanımızı parçalamaya çalışanlara fırsat vermesin. terör üzerinden siyaset yapanları da bildiği gibi yapsın. öldürürken siyasi görüşünü sormadılar. ölenler onlardan bunlardan değil, ölenler bizden, bizim ülkemizden. Allah korusun, olası bir savaşa girsek partilerimizi seçip torpil mi yapacaklar? birlik beraberlik içinde olmamız gereken günlerde fikir ayrılıklarına girmek, ülkemiz üzerinde oyun oynayanların ekmeğine yağ sürmek olur.
El yüz havlusu anlamında bir kelime. En son merhum dedemden duymuştum. TDK'da kayıtlı değil. hüşkü kelimesini de bulamadım. bunlar unutulup gidecek demek ki. Yüz yıl sonra bir komisyonla tekrar derlenmeye çalışılır unutulan kelimeler diye.
Bir yaygara var: Eğitim müfredatı "dinsel" leştiriliyor, seklinde. Bir haber sitesinin konuyla ilgili haberinden bir kesit. 'Medine İslam Devleti' denmemeliymiş, İslam devleti çağrışımı yaparmış. Laiklik elden gidermiş. İslam toplumu demek ümmetçiliğe yol açar, İslam hukuku demek seriatçılığa.... vs.vs.
Hasılı bir kesim var ki, A'dan Z'ye İslam'ın kendisine düşman. Böyle söyleyemiyor da, başka türlü caz yapıyorlar. Açıkça biz bu memlekette dinin kendisine toptan karşıyız deseler... hiç değilse, saygı duyulacak bir tutum takınmış olurlar.
Bazıları, sol'un bu tepkilerine bakarak dindar nesil yetişiyor filan sanmasın... Böyle müfredattan dindarlık filan çıkmaz. Sevinen sevinmesin, korkan korkmasın!
Bu ülkede bir çocuğa, bir gence İslam dini nasıl anlatılır? Dini vecibeler nasıl öğretilir? Kur'an nasıl ezberletilir? Kur'an-ı Kerim'deki kıssalar nasıl anlatılır? Hadis nasıl öğretilir? vs.vs. konularında günümüze uygun elle tutulur tek bir ciddi çalışma bilmiyorum ben. Bugün yine en çok işe yarayan tek yöntem, eski mahalle mekteplerinin uyguladığı yöntem. Fakat o devirler geçti. O kuşaklar bitti. Köy mahalle ve mektep kalmadı. Bizim artık bu devirde, dinimizi bilmediğimiz gibi, yeni nesillere nasıl öğreteceğimize dair en ufak bir fikrimiz de yok... İlahiyat programını özetle imam hatip lisesine ders olarak ver... Onu özetle din kültürü dersine dönüştür... Pedagoji, uygulama, hayata katma... Hak getire...
İlahiyat mezunları bile çocukluğunda köyün mektebinde öğrendiğiyle amel ediyor. Diğer öğrenilenler sınıf geçmek, diploma almak, muhabbet konusu yapmak için... Eee medeniyet böyle birşey. Bilginin davranış haline gelmesi ancak bir medeniyetle olur... Farkına bile varmadan yaşarsın. Ama o hayat baştan sona dine dayanıyordur, farketmezsin bile... O mahalle mektebinin arkasında bin yıllık kültür vardır... Bu öyle imam-hatip veya ilahiyat binası yapmaya, tabela asmaya benzemez.
Hasılı bir kesim var ki, A'dan Z'ye İslam'ın kendisine düşman. Böyle söyleyemiyor da, başka türlü caz yapıyorlar. Açıkça biz bu memlekette dinin kendisine toptan karşıyız deseler... hiç değilse, saygı duyulacak bir tutum takınmış olurlar.
Bazıları, sol'un bu tepkilerine bakarak dindar nesil yetişiyor filan sanmasın... Böyle müfredattan dindarlık filan çıkmaz. Sevinen sevinmesin, korkan korkmasın!
Bu ülkede bir çocuğa, bir gence İslam dini nasıl anlatılır? Dini vecibeler nasıl öğretilir? Kur'an nasıl ezberletilir? Kur'an-ı Kerim'deki kıssalar nasıl anlatılır? Hadis nasıl öğretilir? vs.vs. konularında günümüze uygun elle tutulur tek bir ciddi çalışma bilmiyorum ben. Bugün yine en çok işe yarayan tek yöntem, eski mahalle mekteplerinin uyguladığı yöntem. Fakat o devirler geçti. O kuşaklar bitti. Köy mahalle ve mektep kalmadı. Bizim artık bu devirde, dinimizi bilmediğimiz gibi, yeni nesillere nasıl öğreteceğimize dair en ufak bir fikrimiz de yok... İlahiyat programını özetle imam hatip lisesine ders olarak ver... Onu özetle din kültürü dersine dönüştür... Pedagoji, uygulama, hayata katma... Hak getire...
İlahiyat mezunları bile çocukluğunda köyün mektebinde öğrendiğiyle amel ediyor. Diğer öğrenilenler sınıf geçmek, diploma almak, muhabbet konusu yapmak için... Eee medeniyet böyle birşey. Bilginin davranış haline gelmesi ancak bir medeniyetle olur... Farkına bile varmadan yaşarsın. Ama o hayat baştan sona dine dayanıyordur, farketmezsin bile... O mahalle mektebinin arkasında bin yıllık kültür vardır... Bu öyle imam-hatip veya ilahiyat binası yapmaya, tabela asmaya benzemez.
bu sene protesto ettiğim takımımın yenildiği maçtır. İzleyince çok üzülüyordum ben de bıraktım abi. Güzel bir gol ile yenilmiş cimbom.
https://www.facebook.com/Memurs%C3%B6zl%C3%BCk-557878227679948/?fref=nf
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?
