Geçenlerde (gbkz:tutku) reklamında denk gelmiştim. Farklı bir havadan girmişler. Hemşirelerin hastane duvarında resmi ve sessiz ol anlamında işaretinden ibaret değildir muhtemelen.Alternatifleri düşünürken güzel mi güzel bir karikatüre denk geldim.Eğlendim doğrusu.Bakacan mı karikatüre buyrun;https://lh3.googleusercontent.com/-UaUCDfkeKiA/VfxyBp7yOMI/AAAAAAAAEdI/dqc6fkW39OY/w640-h308-no/susan-hemsire-karikaturu.jpg]
Mabel Matiz olarak bilinen Türk pop müzik şarkıcısı, şarkı yazarı, eski diş hekimi. Adı, Kumral Ada Mavi Tuna romanında yer alan "Tuna" karakterinin takma adı "Mabel" ve çok sarhoş, düşkün kimse anlamlarına gelen eski Yunanca kökenli kelime matizin birleşiminden oluşur.
31 ağustos 1985 erdemli mersin doğumlu şarkıcı.
31 ağustos 1985 erdemli mersin doğumlu şarkıcı.
hayat bilgisi adlı dizide atılgan karakterini oynamış olan dizi oyuncusu. tiyatro kulislerini, dizi setlerine tercih ediyormuş.
Not: Kendileri az tipsizdir.
Not: Kendileri az tipsizdir.
vodafone mobile connect'in üreticisi olan hong kong'lu şirket.
toprakları illegal bir şekilce israil tarafından işgal edilen,tüm dünyanın bu olayı sadece seyredip bir de sırf yahudilere yaranmak uğruna israil'in tüm zalimliklerine göz yumarak ihmal ettiği ülke.
allahın bi erkeğe dünyadaki en büyük cezası olabilecek durumdur. evlerden uzak.
fenerbahçe'nin şampiyonlar liginde 0 (sıfır) çektiği sene galatasaray taraftarı tarafından tribünlerde yankılanmış tezahürat.
SİLSİLE-İ SÂDÂT’IN 33. VE SON HALKASI SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN (K.S.) (1) Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi Hazretleri 1888 (Hicri 1305, Rûmi 1304) senesinde -Bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan- Silistre’nin Hezargrad kasabasının Ferhatlar Köyü’nde dünyaya geldiler. Babası Hocazâde Osman Efendi, tahsilini İstanbul’da tamamlamış ve Silistre’nin Satırlı Medresesi’nde yıllarca müderrislik etmiş mâruf bir dersiâmdır. Annesinin adı Hatice Hanım’dır. Dedesi ise, Kaymak Hâfız namı ile meşhur bir zat olup 110 yaşına doğru vefat etmiş olan Mahmud Efendi’dir. Hocazâdeler olarak bilinen bu asîl ailenin ceddi İdris Bey’e dayanır. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Tuna Han’ı nasbedilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvic edilmiş bir zâttır. Babası Osman Efendi, İstanbul’da tahsiline devam ederken, dikkate şâyân bir rüya görmüştür. Rüyasında, vücudundan kopan bir parçanın gökyüzüne çıkıp dünyaya ışık saçtığını görür. Gördüğü rüyasını “Sulbünden gelecek bir evladının dünyayı mânen aydınlatacağı” şeklinde tabir eder. Silistre’ye dönünce evlenir. Dünyaya gelen Fehim, Süleyman Hilmi, İbrahim ve Halil ismindeki dört oğlundan rüya tabirine muvâfık düşecek isti’dadı Süleyman Hilmi’de görür. Onun yetişmesi için hususi bir ihtimam gösterir. Süleyman Efendi Hazretleri (k.s.) ilk tahsilini Silistre Rüşdiyesi’nde ve Satırlı Medresesi’nde yaptı. Daha sonra tahsilini tamamlamak üzere babası tarafından İstanbul’a gönderilir. Babası onu İstanbul’a gönderirken şu tavsiyede bulunmuştu: Oğlum, Usûl-i Fıkıh ilmine iyi çalışırsan, dininde kuvvetli olursun. Mantık ilmine iyi çalışırsan, ilminde kuvvetli olursun. İstanbul’da, Fâtih Dersiâmlarından ve devrin meşhûr âlimlerinden Bafra’lı Ahmet Hamdi Efendi’nin ders halkasına oturdu ve 1913 yılında ondan birincilikle icâzet aldı. 1916’da Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medreseleri, Kısm-ı Âli (Sahn) Medresesini bitirdikten sonra 1916’da ihtisâsını (doktora) yapmak üzere Medresetü’l-Mütehassisîn’in (Süleymaniye Medresesi) Tefsir ve Hadis şubesine girdi. İlk iki seneyi muvaffakiyetle tamamlayınca 1918 senesinde yirmi arkadaşıyla birlikte kendilerine -Şeyhülislamlık makamının teklifi ve Padişah Mehmed Vahîdüddin Hân’ın tasdiki ile- İstanbul Müderrisliği Ruûsu verildi. 1919’da Medresetü’l-Mütehassisîn’den birinci derece ile mezun oldu
Medresetü’l-Mütehassisîn’e girmeden önce Medresetü’l-Kuzât’ın (Hukuk Fakültesi) da giriş imtihânını birincilikle kazandılar. Fakat bunu büyük bir sevinç ile babasına mektupla bildirdiği zaman babasından şu telgrafı alır: “Süleyman, ben seni cehenneme göndermek için İstanbul’a göndermedim.” Pederleri bu telgraf ile kendisine, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “Üç kâdî’den ikisi cehennemdedir.” meâlindeki Hadîs-i Şerîf’lerini hatırlatıyorlardı. Süleyman Efendi Hazretleri (k.s.), pederine verdiği cevapta, “Kendisinin aslâ kâdî (hâkim)lik mesleğine sülûk etmeğe niyetli olmadığını, asıl maksadının, devrinin bütün zâhirî din ilimleri sahasında kemâle ermek olduğunu” bildirdi ve Medrese-i Süleymaniye’nin Tefsir ve Hadis kısmından diplomasını alıp Dersiâm olduğu gibi Medresetü’l-Kuzât’tan da mezun olup kâdîlik rütbesini aldılar. Böylelikle devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etmiş oldular. Ezelî takdir olarak Silsile-i Sâdât’ın 33. ve son halkası kendilerinin nasibi olduğundan Seyyidler zincirinin 32. halkası Salâhuddîn İbn-i Mevlânâ Sirâcuddîn (k.s.) Hazretleri’nde mânevî seyr ü sülûkünü tamamladıktan sonra tecelliyâtın büyüklüğünden üstazı kendilerini İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî (k.s.) Hazretlerinin nisbeti rûhâniyesine teslim ettiler. Dünyanın şu son zamanlarında ilâhi feyizden nasipleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr ü dalâl çukurundan imân ve ihlâs sâhâsına çıkardılar. Halen de çıkarmaktadırlar. Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri (k.s.), 16 Eylül 1959 (13 Rebîulevvel 1379) Çarşamba günü dâr-ı bekâ’ya irtihal buyurdular. (Kaddesallâhü sirrahü’l-eaz) Ancak tasarruf ve irşadları tamamıyla ve kemâliyle berdevamdır. Cenâb-ı Hak sevenlerini ve bütün mü’minleri şefaatlerine nâil kılsın. (Âmin)
Daha fazlası için:http://www.fazilettakvimi.com/tr/2015/9/17.html
Medresetü’l-Mütehassisîn’e girmeden önce Medresetü’l-Kuzât’ın (Hukuk Fakültesi) da giriş imtihânını birincilikle kazandılar. Fakat bunu büyük bir sevinç ile babasına mektupla bildirdiği zaman babasından şu telgrafı alır: “Süleyman, ben seni cehenneme göndermek için İstanbul’a göndermedim.” Pederleri bu telgraf ile kendisine, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “Üç kâdî’den ikisi cehennemdedir.” meâlindeki Hadîs-i Şerîf’lerini hatırlatıyorlardı. Süleyman Efendi Hazretleri (k.s.), pederine verdiği cevapta, “Kendisinin aslâ kâdî (hâkim)lik mesleğine sülûk etmeğe niyetli olmadığını, asıl maksadının, devrinin bütün zâhirî din ilimleri sahasında kemâle ermek olduğunu” bildirdi ve Medrese-i Süleymaniye’nin Tefsir ve Hadis kısmından diplomasını alıp Dersiâm olduğu gibi Medresetü’l-Kuzât’tan da mezun olup kâdîlik rütbesini aldılar. Böylelikle devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etmiş oldular. Ezelî takdir olarak Silsile-i Sâdât’ın 33. ve son halkası kendilerinin nasibi olduğundan Seyyidler zincirinin 32. halkası Salâhuddîn İbn-i Mevlânâ Sirâcuddîn (k.s.) Hazretleri’nde mânevî seyr ü sülûkünü tamamladıktan sonra tecelliyâtın büyüklüğünden üstazı kendilerini İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî (k.s.) Hazretlerinin nisbeti rûhâniyesine teslim ettiler. Dünyanın şu son zamanlarında ilâhi feyizden nasipleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr ü dalâl çukurundan imân ve ihlâs sâhâsına çıkardılar. Halen de çıkarmaktadırlar. Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri (k.s.), 16 Eylül 1959 (13 Rebîulevvel 1379) Çarşamba günü dâr-ı bekâ’ya irtihal buyurdular. (Kaddesallâhü sirrahü’l-eaz) Ancak tasarruf ve irşadları tamamıyla ve kemâliyle berdevamdır. Cenâb-ı Hak sevenlerini ve bütün mü’minleri şefaatlerine nâil kılsın. (Âmin)
Daha fazlası için:http://www.fazilettakvimi.com/tr/2015/9/17.html
-panpa
-kanki
-kanki
KURU PİLAV AYRAN
bir yerde okumuştum kadınlar kazaların sadece %12 sine sebep oluyorlar diye.Sonrası daha da üzücüydü %20 sinde de sebebiyet veriyorlarmış.Alkolü hiç karıştırmıyorum.Alkollü kadında da alkol adı altında inceleniyordu.
Ama genelleme yapazsak çok iyi araç kullanan bayanlar a yok değil
(bkz: nezahat abla )
Ama genelleme yapazsak çok iyi araç kullanan bayanlar a yok değil
(bkz: nezahat abla )
facebooku akrabyu taalukatla kullandığımızdan dolayı pek kullanamayacağımız buton.
İŞ GÖRÜŞMELERİNDE SORULAN SORULARDAN BİRİ.Ya düşlüyorum düşlüyorum bu soruyu insan işe alacağı kişiye ya da genellikle kişilere neden sorar? Ben şahsen işveren olsam bu tarz bi soruyu katiyyen sormam.Ne bileyim elma soydurururum, bi odanın başından diğer başına yürütürüm, sonra hemcinsimse hamama götürürüm değilse karşı cinsten biri ile hamama yollarım falan.
PEK İYİ, DAHA İYİ anlamına gelen kız ismi.
(ara:)Kurban Bayramı tatili 9 gün oldu. Başbakanlık'tan yapılan açıklamada Kamu çalışanları 21 eylül'den itibaren 2,5 gün idari izinli sayılacak.
http://image.cdn.haber7.com//haber/haber7/photos/kurban_bayrami_tatili_kac_gun_1442386190_0619.jpg
Kurban Bayramı 24 Eylül Perşembe gününden başlayarak, 27 Eylül Pazar günü sona erecekti.
Bayram tatili için erken alarm verildi!
Bayram öncesi arife ile birlikte 3 gün idari izinli sayılacaklarının açıklanması ardından, 9 günlük tatili İstanbul dışında geçirmek isteyenlerin bu hafta sonundan itibaren yola çıkmaya başlaması beklendiğinden TEM, D-100 Karayolu ile feribot iskelelerinde tatil başlangıcı ve bitiminde beklenen trafik yoğunluğu ile ilgili alınacak önlemler yeniden gözden geçirilmeye başlandı.
BU HAFTA SONU YOĞUNLUK BEKLENİYOR
Bayramın 24 Eylül Perşembe günü başlamasına rağmen, 21 ve 22 Eylül Pazartesi ve Salı günleri ile arife olan 23 Eylül Çarşamba gününün de kamu çalışanları için idari izinli sayılacaklarının duyurulması ardından, bayram tatilini İstanbul dışında geçirmek isteyen ve işlerini ayarlayanların bu hafta sonundan itibaren yola çıkması bekleniyor.
Kocaeli Valiliği'nden yapılan açıklamada da, trafik akışının düzenli sağlanması için özellikle bayram öncesi ve dönüş sırasında D-100 ve 'Yalova Yolu' olarak da bilinen D-130 karayollarında ekip sayıları artırılacağı, riskli noktalarda ekip bulundurulacağı, TEM Otoyolunda da bayram öncesi İstanbul-Ankara yönünde bayram sonrası Ankara-İstanbul yönünde her 10 kilometrede bir ekip bulundurulacağı bildirildi. Valilik açıklamasında, Otoyol, D-100, D-130 ve Kandıra Yolu'nda trafiğin aksamadan yürütülmesi için Karayolları 1'inci Bölge Müdürlüğü,Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığı, İl Emniyet Müdürlüğü ve İl Jandarma Komutanlığı'nca gerekli önlemlerin alınacağı, 23 Eylül- 27 Eylül tarihleri arasında yol yapım, bakım ve onarım çalışması yapılmayacağı, yolların sürekli ulaşıma açık tutulacağı bildirildi.
Her bayram öncesi ve bitiminde büyük bir yoğunluk görülen feribot iskelelerinde de şimdiden önlem alınmaya başlandı. Bu hafta sonu yoğunluğun başlayabileceğini dikkate alan İDO, GebzeEskihisar ile Yalova Topçular arasında sefer yapan feribot sayısını arttıracak. İDO'nun bu hatta normal günlerde 10-12 olan feribot sayısını trafikte hareketlilik başlar başlamaz 20'ye kadar çıkarabileceği belirtildi.
İstanbullulara bayram müjdesi
İBB Meclisi, kentteki toplu ulaşım araçlarının Kurban Bayramı boyunca yüzde 50 indirimle hizmet vermesini kararlaştırdı.
İBB'nin Saraçhane'deki binasında Meclis 1. Başkan Vekili Ahmet Selamet'in yönettiği Meclis toplantısında, iki ayrı yazılı önerge görüşülerek teklif kararı alındı.
Karara göre, 24-27 Eylül arasındaki Kurban Bayramı boyunca, İETT otobüsleri, metrobüs, metro, tramvay, Taksim-Kabataş füniküleri, Şehir Hatları vapurları, toplu taşımaya entegre özel deniz motorları, İstanbul Otobüs A.Ş. ve Özel Halk Otobüsleri'nde yüzde 50 indirim uygulanacak.
Okulun ilk günü ulaşım ücretsiz
İBB Meclisi, ilkokul, ortaokul ve liselerin açılacağı 28 Eylül Pazartesi günü de 06.00 ile 14.00 saatleri arasında İstanbul'daki toplu ulaşım araçlarının ücretsiz hizmet vermesini kararlaştırdı.
Kararda, İstanbul'da 4 bin 201 okulda 2 milyon 510 bin 917 öğrencinin ders başı yapacağı ve 16 bin servis aracının trafiğe çıkacağına işaret edilerek, okulun ilk günü vatandaşların araçlarıyla trafiğe ek yük getirmemesi için bu uygulamanın önemli olduğu vurgulandı. Bayrama ilişkin indirim kararının da özel araç kullanımını azaltarak şehrin trafik yükünü hafifletmek ve bayram günlerinde birlik, beraberlik duygularını pekiştirmek amacıyla alındığına dikkat çekildi.
http://www.haber7.com/guncel/haber/1558093-kurban-bayrami-tatili-kac-gun
Kurban Bayramı 24 Eylül Perşembe gününden başlayarak, 27 Eylül Pazar günü sona erecekti.
Bayram tatili için erken alarm verildi!
Bayram öncesi arife ile birlikte 3 gün idari izinli sayılacaklarının açıklanması ardından, 9 günlük tatili İstanbul dışında geçirmek isteyenlerin bu hafta sonundan itibaren yola çıkmaya başlaması beklendiğinden TEM, D-100 Karayolu ile feribot iskelelerinde tatil başlangıcı ve bitiminde beklenen trafik yoğunluğu ile ilgili alınacak önlemler yeniden gözden geçirilmeye başlandı.
BU HAFTA SONU YOĞUNLUK BEKLENİYOR
Bayramın 24 Eylül Perşembe günü başlamasına rağmen, 21 ve 22 Eylül Pazartesi ve Salı günleri ile arife olan 23 Eylül Çarşamba gününün de kamu çalışanları için idari izinli sayılacaklarının duyurulması ardından, bayram tatilini İstanbul dışında geçirmek isteyen ve işlerini ayarlayanların bu hafta sonundan itibaren yola çıkması bekleniyor.
Kocaeli Valiliği'nden yapılan açıklamada da, trafik akışının düzenli sağlanması için özellikle bayram öncesi ve dönüş sırasında D-100 ve 'Yalova Yolu' olarak da bilinen D-130 karayollarında ekip sayıları artırılacağı, riskli noktalarda ekip bulundurulacağı, TEM Otoyolunda da bayram öncesi İstanbul-Ankara yönünde bayram sonrası Ankara-İstanbul yönünde her 10 kilometrede bir ekip bulundurulacağı bildirildi. Valilik açıklamasında, Otoyol, D-100, D-130 ve Kandıra Yolu'nda trafiğin aksamadan yürütülmesi için Karayolları 1'inci Bölge Müdürlüğü,Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığı, İl Emniyet Müdürlüğü ve İl Jandarma Komutanlığı'nca gerekli önlemlerin alınacağı, 23 Eylül- 27 Eylül tarihleri arasında yol yapım, bakım ve onarım çalışması yapılmayacağı, yolların sürekli ulaşıma açık tutulacağı bildirildi.
Her bayram öncesi ve bitiminde büyük bir yoğunluk görülen feribot iskelelerinde de şimdiden önlem alınmaya başlandı. Bu hafta sonu yoğunluğun başlayabileceğini dikkate alan İDO, GebzeEskihisar ile Yalova Topçular arasında sefer yapan feribot sayısını arttıracak. İDO'nun bu hatta normal günlerde 10-12 olan feribot sayısını trafikte hareketlilik başlar başlamaz 20'ye kadar çıkarabileceği belirtildi.
İstanbullulara bayram müjdesi
İBB Meclisi, kentteki toplu ulaşım araçlarının Kurban Bayramı boyunca yüzde 50 indirimle hizmet vermesini kararlaştırdı.
İBB'nin Saraçhane'deki binasında Meclis 1. Başkan Vekili Ahmet Selamet'in yönettiği Meclis toplantısında, iki ayrı yazılı önerge görüşülerek teklif kararı alındı.
Karara göre, 24-27 Eylül arasındaki Kurban Bayramı boyunca, İETT otobüsleri, metrobüs, metro, tramvay, Taksim-Kabataş füniküleri, Şehir Hatları vapurları, toplu taşımaya entegre özel deniz motorları, İstanbul Otobüs A.Ş. ve Özel Halk Otobüsleri'nde yüzde 50 indirim uygulanacak.
Okulun ilk günü ulaşım ücretsiz
İBB Meclisi, ilkokul, ortaokul ve liselerin açılacağı 28 Eylül Pazartesi günü de 06.00 ile 14.00 saatleri arasında İstanbul'daki toplu ulaşım araçlarının ücretsiz hizmet vermesini kararlaştırdı.
Kararda, İstanbul'da 4 bin 201 okulda 2 milyon 510 bin 917 öğrencinin ders başı yapacağı ve 16 bin servis aracının trafiğe çıkacağına işaret edilerek, okulun ilk günü vatandaşların araçlarıyla trafiğe ek yük getirmemesi için bu uygulamanın önemli olduğu vurgulandı. Bayrama ilişkin indirim kararının da özel araç kullanımını azaltarak şehrin trafik yükünü hafifletmek ve bayram günlerinde birlik, beraberlik duygularını pekiştirmek amacıyla alındığına dikkat çekildi.
http://www.haber7.com/guncel/haber/1558093-kurban-bayrami-tatili-kac-gun
sokakta tezgahta satılan tirbişon olsa "anniiiiee, bunu lalalımm lalalımm, isteyooom" diyen çocuktur, çok dayak yer böyleleri. dayak yeme sebebi de yine aileden kaynaklıdır.Çocuğun her istediğini alamayacağını öğretememesinden kaynaklıdır.
--- alıntı ---
malzemeler
1/2 kg az yağlı kuzu kuşbaşı et
6-7 adet dolmalık biber
2 adet acı sivri biber
2-3 orta boy domates
2 orta boy kuru soğan
kibrit kutusu kadar margarin
tuz, karabiber
4-5 adet yumurta
hazirlanişi
önce kuzu eti suyunu çekince, yemeklik doğradığınız kuru soğanı ilave edip, biraz kavurun. daha sonra üzerini örtecek kadar sıcak su ilave edip, etler yumuşayana kadar pişirin. dolma biberleri yıkayıp boyuna olarak dörde bölün. domatesleri yemeklik doğrayın. arzuya göre acı biberleri de doğrayın. hepsini, tuz ve karabiberini ilave edip, pişirin. ineceğine yakın içine yumurtaları kırıp, kapağını kapatın. yumurtalar pişince servis yapın.
--- alıntı ---
malzemeler
1/2 kg az yağlı kuzu kuşbaşı et
6-7 adet dolmalık biber
2 adet acı sivri biber
2-3 orta boy domates
2 orta boy kuru soğan
kibrit kutusu kadar margarin
tuz, karabiber
4-5 adet yumurta
hazirlanişi
önce kuzu eti suyunu çekince, yemeklik doğradığınız kuru soğanı ilave edip, biraz kavurun. daha sonra üzerini örtecek kadar sıcak su ilave edip, etler yumuşayana kadar pişirin. dolma biberleri yıkayıp boyuna olarak dörde bölün. domatesleri yemeklik doğrayın. arzuya göre acı biberleri de doğrayın. hepsini, tuz ve karabiberini ilave edip, pişirin. ineceğine yakın içine yumurtaları kırıp, kapağını kapatın. yumurtalar pişince servis yapın.
--- alıntı ---
italyanca (gbkz:koleksiyon) anlamına gelen türk hazır giyim markası,
ekrem akyiğit'in sahibi olduğu akyiğit tekstil'in markasıdır. http://www.collezione.com/
ekrem akyiğit'in sahibi olduğu akyiğit tekstil'in markasıdır. http://www.collezione.com/
uyandıracak biri yoksa, alarm kurmadan uyanması imkansız olan insanlardan biri olarak çok merak ettiğim yöntemlerdir.
bu yöntemlerden en çok ilgimi çeken , mum ve çiviler yardımıyla uyanma yöntemi: metal bir mumluğun üzerine yerleştirilen mum üzerine monte edilen çivilerin bulunduğu seviyeye kadar eridiğinde çivilerin serbest kalarak aşağı düşmesiyle çıkan seslerden faydalanarak uyanma şeklinde gerçekleşiyormuş. bunun için mumun ne kadar sürede
eridiğini önceden iyi ölçmek ve o sesleri duyup uyanabilmek için tilki uykusuyla uyuyabilen bir insan olmak lazım. https://s.instela.com/m/calar-saat-yokken-kullanilan-uyanma-yontemleri--i657169.jpg
https://tr.instela.com/calar-saat-yokken-kullanilan-uyanma-yontemleri---14588379
bu yöntemlerden en çok ilgimi çeken , mum ve çiviler yardımıyla uyanma yöntemi: metal bir mumluğun üzerine yerleştirilen mum üzerine monte edilen çivilerin bulunduğu seviyeye kadar eridiğinde çivilerin serbest kalarak aşağı düşmesiyle çıkan seslerden faydalanarak uyanma şeklinde gerçekleşiyormuş. bunun için mumun ne kadar sürede
eridiğini önceden iyi ölçmek ve o sesleri duyup uyanabilmek için tilki uykusuyla uyuyabilen bir insan olmak lazım. https://s.instela.com/m/calar-saat-yokken-kullanilan-uyanma-yontemleri--i657169.jpg
https://tr.instela.com/calar-saat-yokken-kullanilan-uyanma-yontemleri---14588379
Pazarlama tarihsel olarak satışın tıkandığı dönemde başladı. İcatların arka arkaya piyasaya yeni ürün olarak çıktığı 20. yüzyıl başlarından 1950’lere kadar pazarlama disiplinine pek de gerek yoktu aslında. Yeni ürünü satmak için onun piyasaya çıktığını duyuran reklam yapmak yeterliydi.
1950’ler ve sonrası gelişen teknolojiyle üretim bir sorun olmaktan çıktı. Yeni sorun üretileni satabilmekti. Piyasaların çoğunda arz, talebin üzerine çıktı. Bu dönemde pazarlamanın görevi daha iyi bir hayatı hedef olarak gösteren ve satılmak istenen ürünü-hizmeti bir üst sınıfın alışkanlığı olarak gösteren “imaj” pazarlaması yapmak oldu. “Malı” satmanın en iyi yolu, onun reklamını kitlesel mecralarda “bağıra bağıra” yapmaktı. Markanın sahibi, markasına bir mesaj yüklüyor ve bu mesajı otuz saniyelik bir zaman diliminde, mümkün olduğu kadar çok tekrar ederek, tüketicinin zihnine yerleştirmeye çalışıyordu. Tüketici istemese de bu bilgi kendisine zorla iletiliyordu. Henüz kimse tüketicinin gerçek anlamda farkında değildi.
Rekabetin giderek artması ve medya kanallarının kalabalıklaşması, ne kadar çok reklam harcaması yapılırsa yapılsın, bir “monolog” halinde “bağıran” şirketlerin başarılı olmalarını her geçen gün daha da zorlaştırdı. Binlerce markanın, binlerce kanalda tüketicinin zihninde-gönlünde yer edinmesi mümkün olmadı.
Artık başka bir bakış açısına ihtiyaç vardı. Üretimin tamamen tüketici istek ve ihtiyaçlarına göre şekillendiği dönem ve tüketiciyi tatmin ederek kar sağlama dönemi başladı. 1980’lerde hemen hemen her şirkette bir pazarlama bölümü kuruldu. Müşteri memnuniyeti, tüketici araştırmaları, ilişki yönetimi-hep tüketiciye daha yakın olma anlayışıyla-bu yıllarda şirketlerin yönetiminde daha geniş bir yer kaplamaya başladı.
Tüm bu evreler boyunca, pazarlama ve markalaşma adına başarılar kazanıldıysa da geleneksel anlayış, yani ürünü tüketiciye doğru “itmek” anlayışı ağır basıyordu. Oysa pazarlamanın özü tüketicinin ürünü-markayı çekebilmesidir . Tüketici geleneksel anlamda pazarlamanın tarifi içine girip şirketin ve markanın merkezine oturmuş olsa da şirketin ve markanın bir taraf, tüketicinin de “karşı taraf” olduğu bir ilişki sürmekteydi.
Bugün hala en yaygın olarak uygulanan bu tarz pazarlama yaklaşımında yapılanlar, aslında bir isim ve logoyu ürünlere bağlayıp o ismin üzerinden bir farkındalık ve marka algısı yaratmak üzere mesajın tekrarına dayalı bir iletişim kurmaktır. Bu bağlamda, bir taraftan ürünün rasyonel faydası anlatılırken bir yandan da duygusal boyutla farklılaştırma yaratılmaya çalışılır. Ürün, artık kimliği ve kişiliği olan bir “marka” haline gelmiş, tüketicinin önüne “özenilen bir nesne” olarak konulmuş, rekabete göre konumlandırılmıştır. Her ne kadar bazı interaktif web siteleri ya da CRM ve PR etkinlikleriyle, hatta gerilla marketing yaklaşımları ile tüketiciyle bir “diyalog” kurmaya yönelik çalışmalar yapılsa da bu bakış açısı hala “tek yönlü” geleneksel bir markalaşma anlayışı olmaya devam etmektedir. Markanın şirket içinde bile herkesten, çalışanlardan, reklam ajansından “marka yöneticileri” tarafından “korunduğu” “kutsal” kabul edildiği oldukça steril bir şekilde sürdürülen gergin bir ilişkidir bu ilişki.
Bu marka anlayışı (mindshare branding, Douglas Holt) geleneksel tiyatroya benzer. Oyuncular, dekor, sahne bir de oyunun kendisi iyiyse size hoş bir gece geçirtir. Ama geleneksel tiyatro hiç kimseyi oyunun içine katmaz. İzleyenle oyuncu arasındaki sınırlar kesin bir şekilde belirgindir. Oyuncular sahnenin üzerindedir, izleyiciler ise yerlerinde, sahnenin aşağısında. Oyun, gözümüzün önünde oynansa da “katılamayız”, “birlikte üretemez” “yaratılmasına” katkıda bulunamayız;çünkü oyun “doğaçlamaya” müsaade etmez. Ortada ezberlenen bir metin vardır ve oyuncular , oyunun bütününü bu ezber üzerinden oynarlar. Sahnede ortaya koyulan oyunu, ışıklar yanınca orada bırakıp evlerimize döneriz.
Ne kadar yatırım yaparsak yapalım geleneksel pazarlama anlayışı, günümüzün hiper-rekabet ortamında hep oldukca zahmetli ve maliyetli bir yol olacaktır. Elbette bu yolun hala çalıştığı kategoriler ve markalar var. Ancak her seferinde “teklifi anlatmak” ve bunu sürekli yüksek frekansta tekrar etmek gerek. Aksi takdirde markanın kısa bir süre içinde rakiplerinin gerisinde kalacağı, farkındalığın, pazar payının, dramatik olarak düşeceği bir yol. Çünkü bu tarz pazarlama ve marka yönetimi tüketiciyi işin içine katmaya tam anlamıyla izin vermiyor. Başka bir deyişle marka şirketin sıkı yönetiminden çıkıp, toplumun kültürünün ve tüketicinin yaşamının doğal bir parçası haline gelemiyor.
Aslında ilk ortaya çıktığından beri marka, tüketiciyle birlikte yaratılan bir anlamdır. Bir zanaatkarın yaptığı ayakkabı, onu giyenin zihninde kendi kimliğini ve kişiliğini yansıtması bakımından nasıl bir yansıma bulduğuna göre anlamına kavuşur. Marka sahibinin markaya yüklemek istediği anlam ancak tüketicinin onu hayatının içine neden, ne zaman, ne kadar, nasıl sokacağıyla belirlenir. Pazarlamacının anlattığı öykü, kullanıcının zihninde ve onun günlük hayatının içinde anlam bulur (John F. Sherry). Her ilişkide olduğu gibi bir tarafın niyeti diğer tarafın da bu niyeti benimseyip kendisinin yorumlaması ve hayata geçirmesiyle mümkündür. Rekabetin olmadığı ortamlarda, pazarlamacının kullanıcıyı marka yaratmak işinin içine sokması gereksiz olabilir yani rekabet azsa ayakkabıcı için tüketicinin zihninde oluşacak temsil çok önemli olmayabilir;ama pazarlamacı istese de istemese de markanın anlamı tüketicinin onu hayatına dahil etmesi ile başlar.
Bolluk (hiper-rekabet) ortamında kitlesel reklamla satış yapmak zorlaşmaya başlayınca aslında marka ile tüketici ilişkisinin içinde en başından beri varolan, “birlikte anlam yaratmanın” özünü ve dinamiğini kavramak ve bu konuyu yeniden ele almak zorunluluğu ortaya çıktı. Bu bir bakımdan pazarlamacı-tüketici ilişkisini steril bir ilişkiden gerçek bir ilişkiye götürecek bir fırsattı da aynı zamanda. Büyük ve başarılı markalar tüketici ile birlikte anlam yaratmanın yani oyunu birlikte yazan ortak senaristler olmanın kalıcı ve başarılı olduğunun farkına varmaya başladılar. Aksinin ise daha zor, daha pahalı ve daha uçucu olduğunu anladılar. (Bu dinamiğe sanayi sonrası toplumun ya da postmodernizmin ve küreselleşmenin de etkileri son derece önemli, ancak başka bir yazı konusu.)
Bize sunulan çok sayıda seçenek arasından yaptığımız seçimler aslında “kültürel” bir seçimden oluşuyor ( Kültür = değerlerimiz, inançlarımız, geleneklerimiz, yaşam biçimimiz ). Hepimiz tüketimlerimizi bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde kimliklerimizi oluşturmak için yapıyor ve buna uygun ürün ve markalar seçiyoruz. Çünkü tüketim, sadece ekonomik değil, aynı zamanda kişiliğin, kimliğin işaretleri ve kodları olarak, “anlam oluşturmaya” ve bu “anlamı paylaşmaya” yönelik psikolojik ve kültürel bir olgudur. Birincil varlık nedenleri ihtiyaç doyurmaya yönelik olan ürünler (markalar), aslında tüketicilerin üzerinde anlam inşa ettikleri platformlardır. Tüketimin kendisi bu bakımdan bir “gösterge sistemidir” (Baudrillard) ve bu sistem içierisinde ise markalar “sosyal pasaport” işlevine sahiptir.
Öte yandan, günümüz sanayi sonrası toplumununda, tüketiciler kültürel ürünler olarak gördükleri sembolleri (markaları), bir yandan tüketirlerken, bir yandan da bunları “üreten” konumda olan aktif tüketiciler (prosumer) olma özelliğini taşıyorlar. Diğer bir deyişle tüketiciler, hayatlarına katmayı seçecekleri anlamın, “buyurulan” bir anlam olmasını giderek daha zor kabul ediyorlar. Artık tüketicilerin her biri kendi anlamını kendisi yaratmak istiyor. Tüketiciler yaptıkları seçimlerle kendilerini gerçekleştirebilecekleri, yaratıcı olabilecekleri daha aktif bir konumda olmak istiyorlar. Halen kitlesel tüketimde çoğu markalar, geleneksel anlayışla pazarlanıyor olsa da burada sözünü ettiğimiz “birlikte anlam yaratma” yaklaşımı her geçen gün ağırlığını artırıyor ve gelecekte de daha hakim bir hal alacak.
Bu sebeple bugün marka, sadece üreticinin değil, markayla ilişki içinde olan, marka değer zincirinin her kademesinde rol alan tüm paydaşların birlikte üreteceği bir anlam olmak zorunda; marka sahibi ise bu yaratıcılığın oluşacağı platformu yaratan sponsor.
Bu anlayışın iyi örnekleri maalesef yurtdışından geliyor. Mesela Nike’ın yaptığı pazarlama bu bakış açısını yansıtıyor. Nike’ın “sponsor” olduğu ana fikir : “İstersen yaparsın.”, “Bunu yapmak için kimseye ya da kimsenin onayına ihtiyacın yok.” fikridir. Nike, kullanıcısına bu fikri yaşatmak ve herkesin kendi anlamını oluşturmasını sağlamak amacıyla kitlesel spor aktiviteleri, dans yarışmaları düzenliyor.Herkes kendi Nike ürününü tasarlayabiliyor. Bütün bunlar, Nike’ın anlamının oluşmasını ve toplumsal kabul görerek, kültürün bir parçası haline gelmesini sağlıyor. Sonuç olarak Nike, tüketicisine sert ve değişmez bir marka algısı dikte etmiyor, onlarla birlikte oluşturacağı, değişik ortamlarda değişik anlamlar içerebilen ve zamanla toplum kültürüyle birlikte evrim geçirmeye hazır bir anlamın ana fikrine sponsor oluyor.
Bu sebeple markalarımızı, müşterimizin ve çevrenin de oyunun aktif bir parçası olduğu doğaçlama tiyatro anlayışıyla yönetmeliyiz. Kendimizi, organizasyonumuzu ve yönetim biçimimizi yeniden yapılandırmalıyız. Böyle bir anlayışta sadece tüketiciyi, kanalı ve pazarı tanıyıp, yönetmek yeterli değil. Daha derine gitmeliyiz. “Kültür ve günlük hayatın anlamına” odaklı etnografik yaklaşımları işin içine katmalıyız. Tüketici davranışlarını sadece rasyonel degil, aynı zamanda psikolojik, kültürel ve sosyal temelleri üzerinden anlamak üzere çalışmalıyız. Stratejilerimizi bu bakış açısıyla kurmalı ve organizasyonlarımızı yaşamın değişen ritminin nabzını tutacak, sürekli yenilenen bir anlamı taşıyabilecek esneklikte, inovatif organizasyonlar haline getirmeliyiz.
Aynı doğaçlama tiyatroda olduğu gibi, artık “eser” sahibi daha esnek bir tavır almak zorundadır. Ana yolu çizebilir ama gidilecek yer tüketici ile birlikte saptanacaktır. Toplumun dinamiklerine göre şekillenecek bir yolculuk yapılacaktır. Markasını kimseye elletmeyenler için zor bir durum. Yeni anlayışın bir paradigma değişikliği gerektirdiği kesin. Ama galiba biz değiştirmesek de denizin bittiği yerde değişime mecbur kalacağız.
Yeni anlayışta kitlesel reklam da işlevini değiştirecek : Reklam, kitlesel mecralarda markanın faaliyetlerini, ajandasını duyuran ve tüketiciyi bu faaliyetlere davet eden bir rol üstlenecek. Tıpkı vizyona giren yeni bir filmin fragmanını televizyonda izletmek gibi (John Grant).
2000’lerin pazarlama anlayışı büyük bir fikrin marka sahibi tarafından ortaya atılıp, bu fikir etrafında anlam yaratıldığı bir pazarlama anlayışıdır.
http://www.temelaksoy.com/marka-tuketiciyle-beraber-yaratilan-bir-anlamdir/
1950’ler ve sonrası gelişen teknolojiyle üretim bir sorun olmaktan çıktı. Yeni sorun üretileni satabilmekti. Piyasaların çoğunda arz, talebin üzerine çıktı. Bu dönemde pazarlamanın görevi daha iyi bir hayatı hedef olarak gösteren ve satılmak istenen ürünü-hizmeti bir üst sınıfın alışkanlığı olarak gösteren “imaj” pazarlaması yapmak oldu. “Malı” satmanın en iyi yolu, onun reklamını kitlesel mecralarda “bağıra bağıra” yapmaktı. Markanın sahibi, markasına bir mesaj yüklüyor ve bu mesajı otuz saniyelik bir zaman diliminde, mümkün olduğu kadar çok tekrar ederek, tüketicinin zihnine yerleştirmeye çalışıyordu. Tüketici istemese de bu bilgi kendisine zorla iletiliyordu. Henüz kimse tüketicinin gerçek anlamda farkında değildi.
Rekabetin giderek artması ve medya kanallarının kalabalıklaşması, ne kadar çok reklam harcaması yapılırsa yapılsın, bir “monolog” halinde “bağıran” şirketlerin başarılı olmalarını her geçen gün daha da zorlaştırdı. Binlerce markanın, binlerce kanalda tüketicinin zihninde-gönlünde yer edinmesi mümkün olmadı.
Artık başka bir bakış açısına ihtiyaç vardı. Üretimin tamamen tüketici istek ve ihtiyaçlarına göre şekillendiği dönem ve tüketiciyi tatmin ederek kar sağlama dönemi başladı. 1980’lerde hemen hemen her şirkette bir pazarlama bölümü kuruldu. Müşteri memnuniyeti, tüketici araştırmaları, ilişki yönetimi-hep tüketiciye daha yakın olma anlayışıyla-bu yıllarda şirketlerin yönetiminde daha geniş bir yer kaplamaya başladı.
Tüm bu evreler boyunca, pazarlama ve markalaşma adına başarılar kazanıldıysa da geleneksel anlayış, yani ürünü tüketiciye doğru “itmek” anlayışı ağır basıyordu. Oysa pazarlamanın özü tüketicinin ürünü-markayı çekebilmesidir . Tüketici geleneksel anlamda pazarlamanın tarifi içine girip şirketin ve markanın merkezine oturmuş olsa da şirketin ve markanın bir taraf, tüketicinin de “karşı taraf” olduğu bir ilişki sürmekteydi.
Bugün hala en yaygın olarak uygulanan bu tarz pazarlama yaklaşımında yapılanlar, aslında bir isim ve logoyu ürünlere bağlayıp o ismin üzerinden bir farkındalık ve marka algısı yaratmak üzere mesajın tekrarına dayalı bir iletişim kurmaktır. Bu bağlamda, bir taraftan ürünün rasyonel faydası anlatılırken bir yandan da duygusal boyutla farklılaştırma yaratılmaya çalışılır. Ürün, artık kimliği ve kişiliği olan bir “marka” haline gelmiş, tüketicinin önüne “özenilen bir nesne” olarak konulmuş, rekabete göre konumlandırılmıştır. Her ne kadar bazı interaktif web siteleri ya da CRM ve PR etkinlikleriyle, hatta gerilla marketing yaklaşımları ile tüketiciyle bir “diyalog” kurmaya yönelik çalışmalar yapılsa da bu bakış açısı hala “tek yönlü” geleneksel bir markalaşma anlayışı olmaya devam etmektedir. Markanın şirket içinde bile herkesten, çalışanlardan, reklam ajansından “marka yöneticileri” tarafından “korunduğu” “kutsal” kabul edildiği oldukça steril bir şekilde sürdürülen gergin bir ilişkidir bu ilişki.
Bu marka anlayışı (mindshare branding, Douglas Holt) geleneksel tiyatroya benzer. Oyuncular, dekor, sahne bir de oyunun kendisi iyiyse size hoş bir gece geçirtir. Ama geleneksel tiyatro hiç kimseyi oyunun içine katmaz. İzleyenle oyuncu arasındaki sınırlar kesin bir şekilde belirgindir. Oyuncular sahnenin üzerindedir, izleyiciler ise yerlerinde, sahnenin aşağısında. Oyun, gözümüzün önünde oynansa da “katılamayız”, “birlikte üretemez” “yaratılmasına” katkıda bulunamayız;çünkü oyun “doğaçlamaya” müsaade etmez. Ortada ezberlenen bir metin vardır ve oyuncular , oyunun bütününü bu ezber üzerinden oynarlar. Sahnede ortaya koyulan oyunu, ışıklar yanınca orada bırakıp evlerimize döneriz.
Ne kadar yatırım yaparsak yapalım geleneksel pazarlama anlayışı, günümüzün hiper-rekabet ortamında hep oldukca zahmetli ve maliyetli bir yol olacaktır. Elbette bu yolun hala çalıştığı kategoriler ve markalar var. Ancak her seferinde “teklifi anlatmak” ve bunu sürekli yüksek frekansta tekrar etmek gerek. Aksi takdirde markanın kısa bir süre içinde rakiplerinin gerisinde kalacağı, farkındalığın, pazar payının, dramatik olarak düşeceği bir yol. Çünkü bu tarz pazarlama ve marka yönetimi tüketiciyi işin içine katmaya tam anlamıyla izin vermiyor. Başka bir deyişle marka şirketin sıkı yönetiminden çıkıp, toplumun kültürünün ve tüketicinin yaşamının doğal bir parçası haline gelemiyor.
Aslında ilk ortaya çıktığından beri marka, tüketiciyle birlikte yaratılan bir anlamdır. Bir zanaatkarın yaptığı ayakkabı, onu giyenin zihninde kendi kimliğini ve kişiliğini yansıtması bakımından nasıl bir yansıma bulduğuna göre anlamına kavuşur. Marka sahibinin markaya yüklemek istediği anlam ancak tüketicinin onu hayatının içine neden, ne zaman, ne kadar, nasıl sokacağıyla belirlenir. Pazarlamacının anlattığı öykü, kullanıcının zihninde ve onun günlük hayatının içinde anlam bulur (John F. Sherry). Her ilişkide olduğu gibi bir tarafın niyeti diğer tarafın da bu niyeti benimseyip kendisinin yorumlaması ve hayata geçirmesiyle mümkündür. Rekabetin olmadığı ortamlarda, pazarlamacının kullanıcıyı marka yaratmak işinin içine sokması gereksiz olabilir yani rekabet azsa ayakkabıcı için tüketicinin zihninde oluşacak temsil çok önemli olmayabilir;ama pazarlamacı istese de istemese de markanın anlamı tüketicinin onu hayatına dahil etmesi ile başlar.
Bolluk (hiper-rekabet) ortamında kitlesel reklamla satış yapmak zorlaşmaya başlayınca aslında marka ile tüketici ilişkisinin içinde en başından beri varolan, “birlikte anlam yaratmanın” özünü ve dinamiğini kavramak ve bu konuyu yeniden ele almak zorunluluğu ortaya çıktı. Bu bir bakımdan pazarlamacı-tüketici ilişkisini steril bir ilişkiden gerçek bir ilişkiye götürecek bir fırsattı da aynı zamanda. Büyük ve başarılı markalar tüketici ile birlikte anlam yaratmanın yani oyunu birlikte yazan ortak senaristler olmanın kalıcı ve başarılı olduğunun farkına varmaya başladılar. Aksinin ise daha zor, daha pahalı ve daha uçucu olduğunu anladılar. (Bu dinamiğe sanayi sonrası toplumun ya da postmodernizmin ve küreselleşmenin de etkileri son derece önemli, ancak başka bir yazı konusu.)
Bize sunulan çok sayıda seçenek arasından yaptığımız seçimler aslında “kültürel” bir seçimden oluşuyor ( Kültür = değerlerimiz, inançlarımız, geleneklerimiz, yaşam biçimimiz ). Hepimiz tüketimlerimizi bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde kimliklerimizi oluşturmak için yapıyor ve buna uygun ürün ve markalar seçiyoruz. Çünkü tüketim, sadece ekonomik değil, aynı zamanda kişiliğin, kimliğin işaretleri ve kodları olarak, “anlam oluşturmaya” ve bu “anlamı paylaşmaya” yönelik psikolojik ve kültürel bir olgudur. Birincil varlık nedenleri ihtiyaç doyurmaya yönelik olan ürünler (markalar), aslında tüketicilerin üzerinde anlam inşa ettikleri platformlardır. Tüketimin kendisi bu bakımdan bir “gösterge sistemidir” (Baudrillard) ve bu sistem içierisinde ise markalar “sosyal pasaport” işlevine sahiptir.
Öte yandan, günümüz sanayi sonrası toplumununda, tüketiciler kültürel ürünler olarak gördükleri sembolleri (markaları), bir yandan tüketirlerken, bir yandan da bunları “üreten” konumda olan aktif tüketiciler (prosumer) olma özelliğini taşıyorlar. Diğer bir deyişle tüketiciler, hayatlarına katmayı seçecekleri anlamın, “buyurulan” bir anlam olmasını giderek daha zor kabul ediyorlar. Artık tüketicilerin her biri kendi anlamını kendisi yaratmak istiyor. Tüketiciler yaptıkları seçimlerle kendilerini gerçekleştirebilecekleri, yaratıcı olabilecekleri daha aktif bir konumda olmak istiyorlar. Halen kitlesel tüketimde çoğu markalar, geleneksel anlayışla pazarlanıyor olsa da burada sözünü ettiğimiz “birlikte anlam yaratma” yaklaşımı her geçen gün ağırlığını artırıyor ve gelecekte de daha hakim bir hal alacak.
Bu sebeple bugün marka, sadece üreticinin değil, markayla ilişki içinde olan, marka değer zincirinin her kademesinde rol alan tüm paydaşların birlikte üreteceği bir anlam olmak zorunda; marka sahibi ise bu yaratıcılığın oluşacağı platformu yaratan sponsor.
Bu anlayışın iyi örnekleri maalesef yurtdışından geliyor. Mesela Nike’ın yaptığı pazarlama bu bakış açısını yansıtıyor. Nike’ın “sponsor” olduğu ana fikir : “İstersen yaparsın.”, “Bunu yapmak için kimseye ya da kimsenin onayına ihtiyacın yok.” fikridir. Nike, kullanıcısına bu fikri yaşatmak ve herkesin kendi anlamını oluşturmasını sağlamak amacıyla kitlesel spor aktiviteleri, dans yarışmaları düzenliyor.Herkes kendi Nike ürününü tasarlayabiliyor. Bütün bunlar, Nike’ın anlamının oluşmasını ve toplumsal kabul görerek, kültürün bir parçası haline gelmesini sağlıyor. Sonuç olarak Nike, tüketicisine sert ve değişmez bir marka algısı dikte etmiyor, onlarla birlikte oluşturacağı, değişik ortamlarda değişik anlamlar içerebilen ve zamanla toplum kültürüyle birlikte evrim geçirmeye hazır bir anlamın ana fikrine sponsor oluyor.
Bu sebeple markalarımızı, müşterimizin ve çevrenin de oyunun aktif bir parçası olduğu doğaçlama tiyatro anlayışıyla yönetmeliyiz. Kendimizi, organizasyonumuzu ve yönetim biçimimizi yeniden yapılandırmalıyız. Böyle bir anlayışta sadece tüketiciyi, kanalı ve pazarı tanıyıp, yönetmek yeterli değil. Daha derine gitmeliyiz. “Kültür ve günlük hayatın anlamına” odaklı etnografik yaklaşımları işin içine katmalıyız. Tüketici davranışlarını sadece rasyonel degil, aynı zamanda psikolojik, kültürel ve sosyal temelleri üzerinden anlamak üzere çalışmalıyız. Stratejilerimizi bu bakış açısıyla kurmalı ve organizasyonlarımızı yaşamın değişen ritminin nabzını tutacak, sürekli yenilenen bir anlamı taşıyabilecek esneklikte, inovatif organizasyonlar haline getirmeliyiz.
Aynı doğaçlama tiyatroda olduğu gibi, artık “eser” sahibi daha esnek bir tavır almak zorundadır. Ana yolu çizebilir ama gidilecek yer tüketici ile birlikte saptanacaktır. Toplumun dinamiklerine göre şekillenecek bir yolculuk yapılacaktır. Markasını kimseye elletmeyenler için zor bir durum. Yeni anlayışın bir paradigma değişikliği gerektirdiği kesin. Ama galiba biz değiştirmesek de denizin bittiği yerde değişime mecbur kalacağız.
Yeni anlayışta kitlesel reklam da işlevini değiştirecek : Reklam, kitlesel mecralarda markanın faaliyetlerini, ajandasını duyuran ve tüketiciyi bu faaliyetlere davet eden bir rol üstlenecek. Tıpkı vizyona giren yeni bir filmin fragmanını televizyonda izletmek gibi (John Grant).
2000’lerin pazarlama anlayışı büyük bir fikrin marka sahibi tarafından ortaya atılıp, bu fikir etrafında anlam yaratıldığı bir pazarlama anlayışıdır.
http://www.temelaksoy.com/marka-tuketiciyle-beraber-yaratilan-bir-anlamdir/
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?